"Bazı hayatlar bir meslekle başlar, ancak bir duruşla sona erer. O, iğnesini değil, davasını elden bırakmadı."
KİMLİK VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
O, basit bir esnafın, alın terini kutsayan bir zanaatkârın ruhunu taşıyordu. Adı Bayram Bayraktar’dı. Ellerinden çıkan her dikiş, kumaşa işlediği her desen, onun hayatı gibi titiz ve dürüsttü. İstanbul’un kalabalık sokaklarında, Beşyüzevler’de, sanatını icra eden bir terziydi.
Fakat Bayram Bayraktar sadece bir usta değil, aynı zamanda yüreğinde taşıdığı inançların yılmaz neferiydi. O, Ülkücü Ocakları Derneği’nin (ÜOD) bir üyesiydi; yani yalnızca giysi dikmekle kalmıyor, aynı zamanda memleketinin geleceği için de bir duruş sergiliyordu. Kaderini, çalıştığı terzihanede omuz omuza verdiği dava arkadaşı Ahmet Özkan ile paylaşacaktı. Onlar, zanaatın ve fedakârlığın aynı çatı altında buluştuğu iki yürekti.
TEHDİT RÜZGÂRLARI VE YILMAZ KARARLILIK
O yıllar, gökyüzünün bile kan rengine büründüğü, fikirlerin kurşunla susturulmaya çalışıldığı karanlık bir çağdı. Bayram Bayraktar da bu fırtınanın ortasında kalmış, her geçen gün artan baskının ve zorbalığın tehditlerini alıyordu. Evine, işine, dükkânına her adım attığında, adeta kendi mezar taşına doğru yürüdüğünü biliyordu.
Ancak bir kahramanın en belirgin özelliği, tehlikeyi bile bile geri çekilmemesidir. O, mesleğini bırakmadı, davasını satmadı. Tehditlerin gölgesinde bile, iğnesini kumaşa batırmaya, karanlığa karşı ışığı savunmaya devam etti. İstanbul’daki o küçük terzihane, artık sadece bir iş yeri değil, inancın zapt edilemez bir kalesiydi.
16 EKİM 1979: ZANAAT VE KANIN BULUŞTUĞU AN
Takvimler 16 Ekim 1979’u gösterdiğinde, kader ağlarını Beşyüzevler’in Yıldırım Mahallesi Savaş Caddesi üzerine ördü. Gündüzün tüm sükûneti, o terzihanenin kapısından içeri giren dört karanlık gölgeyle paramparça oldu.
Bunlar, TİKKO mensubu devrimci militanlardı. Kapıdan içeri giren caniler, kaba kuvvetlerini, bir zanaatkârın onuru ve bir esnafın emeği üzerine saldılar. O an, bir hesaplaşma anıydı. Konuşmaya gerek kalmadı, pazarlığa yer yoktu. O esnaf dükkânında namlular acımasızca, kör bir öfkeyle ateşlendi. Sadece kumaş ve iplik kokması gereken o dükkân, şimdi barut ve kan kokuyordu.
MEÇHUL KALAN KURŞUNLARIN DESTANI
O terzihanenin içinde tam olarak hangi yiğitliğin sergilendiği, Bayram Bayraktar’ın son sözünün ne olduğu, o an hangi cesaretle durduğu belki de ebediyen bilinmeyecek. Ancak bilinen tek bir gerçek vardı: Dört eli silahlı militana karşı o küçücük dükkânda teslim olunmadı.
Militanların namluları terzihane içinde kan kustu ve bu destansı direnişin sonunda, Bayram Bayraktar ile birlikte Ahmet Özkan da sonsuzluğa yürüdü, şehitlik mertebesine yükseldi.
Bu alçakça saldırıyı TİKKO alenen üstlenerek vahşetini ilan etti. Ancak kahramanların kanını döken o faillerin yüzleri ve isimleri karanlıkta, meçhul kaldı. Fakat bu bilinmezlik, Bayram Bayraktar’ın fedakârlığını gölgeleyemedi. Çünkü o, zanaatını icra ettiği yerde, inancını canıyla mühürleyerek; bir Ülkücü olarak, bir esnaf olarak, daima ayakta kalacağını gösterdi. 16 Ekim 1979, yalnızca bir ölüm tarihi değil, bir zanaatkârın vatan aşkı için verdiği en büyük kararın tarihidir.
"16 Ekim 1979’da İstanbul’da düşen bir terzi, bir ülkü uğruna can verenlerin kumaşını dokudu. O isim, unutulmaz fedakârlığın dikilmiş ebedi bayrağıdır."