"Bazı hayatlar kısa sürer ama bıraktıkları iz, bir millete sonsuz bir yol gösterir."
ANADOLU'DAN YÜKSELEN SESİN KİMLİĞİ
Kader, Çankırı’nın Kurşunlu ilçesine bağlı mütevazı Yamukören Köyü'nde, 9 kardeşin yedincisi olarak dünyaya gözlerini açtığında, Seyfi Güler’e henüz biçilmemiş bir destan hazırlamıştı. Ailesi alın terinin kutsallığına inanarak çiftçilikle geçinir, ama gönüllerinde evlatlarının geleceği için daha büyük umutlar beslerdi. Seyfi’nin geleceği, ailesinin fedakârlığıyla yoğruldu ve bir meslek sahibi olması umuduyla genç yaşta Ankara’ya, ağabeyisinin yanına gönderildi.
Ankara’da, 1974 yılının kutlu bir vaktinde, Mamak’ta ruhunun asıl çağrısıyla, Ülkü Ocaklarıyla tanıştı. O andan itibaren, Seyfi’nin yolu artık şahsi bir kariyer yolu değil, milletinin yazgısına adanmış çetin bir mücadele yolu olacaktı.
MÜCADELE ATEŞİ VE İSTANBUL'DAKİ SANCILI YILLAR
Ankara’da çelikleşen iradesi, iki yıl sonra onu daha büyük bir cihad meydanına, İstanbul’a taşıdı. Gündüzleri, hayatın sıradan perdesi altında bir plastik oyuncak fabrikasında çalışıyordu; ancak geceleri ve her boş anında, ruhunu besleyen asıl işine dönüyordu. İstanbul Ülkü Ocaklarıyla hemen iletişime geçti ve ülkücü mücadelenin sarsılmaz bir neferi olarak bayrak nöbetine devam etti. Fabrika duvarları arasında ter akıtırken bile, aklı ve kalbi sadece kutlu davanın geleceği için atıyordu.
O, tehlikenin kol gezdiği, fırtınanın en yoğun estiği 1978 yılının karanlık günlerinde, davasından asla geri adım atmayan bir yiğit olarak tanındı.
TEHDİTLERİN GÖLGESİNDE SON KARAR
20 Ekim 1978 Cuma günü, takvimler bir kahramanlık gününü işaret ediyordu. İş çıkışı adımları, her zaman olduğu gibi, ruh kardeşlerinin sığınağı olan Gültepe Ülkü Ocağı Derneği’ne yöneldi. Orada, ülküdaşlarıyla bir araya geldiğinde, üzerine çöken karanlığın farkındaydı. Birkaç gündür tehdit edildiğini, yollarının kesildiğini, düşmanın izinde olduğunu metanetle anlattı. Tehlikeyi bilmesine rağmen, geri çekilmek yerine, son sohbetini yaptı, son duruşunu sergiledi.
Kısa bir hasbihalden sonra, dostlarına veda ederek Ocak’tan ayrıldı. O an, kaderi belirleyen o yalnız yürüyüş başlamıştı. Arkadaşlarının yanından ayrıldığı an, komünizmin karanlık gölgeleri, Seyfi’yi sinsice takip etmeye başlamıştı.
KIZIL PUSU VE ŞEHADETİN ATEŞ ÇEMBERİ
Gültepe polis karakoluna sadece 500 metre kalmıştı—güvenliğe bu denli yakın, ama kaderin hükmüne bu denli teslim. Tam o noktada, alçaklığın zirvesi sergilendi. Kızıl itler, dördü birden, biri kadın olmak üzere, dört hain saldırgan, Seyfi Güler’i çapraz ateşe aldılar. Hiçbir kaçış şansı vermeyen, acımasız bir pusu kurulmuştu.
Vücuduna isabet eden ilk mermiler, onun çetin direnişinin başlangıcı oldu. Karanlık çemberin ortasında, tek başına kaldı. Olayın dehşeti yaşanırken, resmi makamların umursamazlığı ya da yavaşlığı, bu kahramanı yalnız bıraktı. Polis, olayın ardından tam bir buçuk saat sonra, her şey bitmiş, kan akıtılmış ve destan mühürlenmişken olay yerine gelebildi.
KIRK KURŞUNUN SÖYLEDİĞİ GERÇEK VE MİLLETE VEDA
İlk resmi raporlar, Seyfi Güler’in vücuduna yalnızca 4 kurşun isabet ettiğini iddia ediyordu. Ancak, ailesinin acıyla talep ettiği otopsi sonucu, dökülen kanın ne denli büyük bir kin ve vahşetle döküldüğünü ortaya koydu: Şehidimizin mübarek vücuduna tam 40 kurşun yarası isabet etmişti.
4 kurşun, bir ölümün sıradanlığını temsil ederken; 40 kurşun, bir kahramanın azmini, son nefesine kadar gösterdiği direnişi ve düşmanın ona duyduğu tarifsiz nefreti gösteren bir fedakârlık mühürüdür. Her kurşun yarası, milletin geleceği için ödenen bir bedel, bir cesaret nişanesiydi.
Ülkücü Şehit Seyfi Güler, bu büyük fedakârlıktan beş gün sonra, 25 Ekim günü, Çankırı’nın kutsal toprağına, sessiz ama destansı bir şekilde emanet edildi.
"40 kurşun, bir bedeni susturabilir; ama bir davanın sesi, o 40 kurşunla göğe yükselir."