"Bazı hayatlar, uzun sürmez ama bir asır sürecek kadar derin izler bırakır. Cuma Karabulut'un öyküsü, onurla mühürlenmiş 17 yıllık bir yemindir."
YÜREĞİ BAYSUN’DAN BESLENEN GENÇ İŞÇİ
Tarih 1979'u gösterdiğinde, Anadolu coğrafyasının zorlu kaderi bir kez daha Hatay’ın Yayladağı ilçesi, Baysun köyünde kendini gösteriyordu. Henüz 17 yaşındaydı kahramanımız; CUMA KARABULUT. Mesleği: İşçi. Omuzlarında, yaşıtlarının taşıması gereken hayallerden çok daha ağır bir yük vardı: Geçim sıkıntısı. Bu ağır yük, onu doğduğu topraklardan koparıp, gündelik emekle yoğrulacağı şehre sürüklemişti. O, tarlaların çamurunda ve güneşin alnında alın teri döken, fakat yoksulluğa boyun eğmeyen bir duruşun temsilcisiydi. Cumali Ağaların tarlalarında çalışırken bile, bedeni yorulsa da, ruhu yüce bir ideale adanmıştı.
17 YILLIK BİR ÖMRÜN YEMİNİ
O, gençliğin en saf çağında, tehlikenin kol gezdiği o çalkantılı dönemde bir yol seçmişti. Ülkü Ocakları, onun davasının ve inancının sığınağı, kararlılığının simgesi olmuştu. Cuma Karabulut, sadece bir işçi değil, aynı zamanda ruhunu milletinin geleceğine adamış, tertemiz bir yürekti. Onun kahramanlığı, cephede silah tutmakta değil; karanlığın ortasında inandığı değerler uğruna dik durmakta gizliydi. O, henüz hayatının baharında olmasına rağmen, fedakârlığı bir görev bilmişti.
SON YÜRÜYÜŞ: 22 EKİM 1979
Hatay şehri, o akşam sıradan bir geceye hazırlanıyordu. 22 Ekim 1979 Pazartesi.
Cumali, Ülkü Ocaklarından ayrıldı. Yanında, aynı inancı, aynı geleceği paylaşan üç ülküdaşı daha vardı. Sessiz ve kararlı adımlarla evlerine doğru yürüyorlardı. Onların yolu, bağımsızlık ve hürriyetin sembolü olan ATATÜRK CADDESİ üzerinden geçiyordu. Bu yürüyüş, sadece evlerine giden bir yolculuk değil, aynı zamanda ideallerine doğru atılan masum adımlardı.
Ancak, o karanlık çağda, masumiyetin bile bedeli vardı. Cadde üzerindeki bir evde, kin ve düşmanlıkla bilenmiş bir gölge onları bekliyordu.
KORKAKLIĞIN VE İHANETİN ATEŞİ
Hiçbir uyarı yapılmadı, hiçbir vicdan sesi duyulmadı. Devrimci komünist militan Enver Aktaş isimli şahıs, saklandığı evden namlusunu doğrulttu ve gençlerin üzerine alçakça ateş açtı. Bu, bir çatışma değil, bir pusu, bir infazdı. Kalleşçe sıkılan kurşunlar, karanlığı yırtarak ilerledi.
O kurşunlar, Cuma Karabulut’u hedef aldı.
Henüz 17 yaşındaki o genç bedene isabet eden mermiler, sadece bir hayatı söndürmedi; bir dönemin vicdansızlığını ve zulmünü gözler önüne serdi. O anda, Hatay’ın o caddesinde, alın teriyle yoğrulmuş bir işçi, inancından vazgeçmediği için düştü.
ŞEHADET VE SONSUZ IŞIK
Cumali, inandığı dava uğruna, bir bayrak gibi göğsünden vurulmuştu. Kanı, yürüdüğü yola mürekkep oldu. Yoksulluğun elleriyle tuttuğu hayat, alçak bir saldırıyla son buldu.
CUMA KARABULUT, 22 EKİM 1979’da, 17 yaşında bir kahraman olarak, hakikatin yanına şehit düştü.
O, zenginlik içinde yaşamadı, uzun bir ömür sürmedi. Ama inanç uğruna verdiği bir anlık kararlılık, adını milletin destanına altın harflerle yazdırdı. Onun şehadeti, idealleri için yola çıkan gençlerin asla yalnız yürümeyeceğinin en acı ve en onurlu kanıtıdır.
“17 yıllık bir ömrün değil, ebedi bir davanın mühürlendiği gündür 22 Ekim 1979. O düştü, ama bayrak, elden ele, kanla sulanmış o yolda daha da yükseklere yükseltildi.”