"Görevi sadece kapıları değil, inancı ve onuru da korumaktı. Ve o, beklediği mevzide, karanlığın üzerine bir ışık gibi yürüdü."
KİMLİĞİ VE BİR YEMİNİN NEFERİ
O, tarihin sessiz sayfalarında, zorlu bir dönemin cesaret abidesi olarak yerini aldı. Adı Şükrü Hoşcan’dı. Doğduğu yer belki kayıtlara tam geçmedi ama durduğu yer, inancının en ön cephesiydi. O, Adana’da, Yurttaş Fabrikası’nın duvarları arasında, yalnızca bir Bekçi sıfatıyla görev yapıyordu. Ancak bu meslek, onun için sadece bir iş değil, sahip olduğu değerlerin somut bir savunma hattıydı. O, sırtını dayadığı toprağın bekçiliğini ediyordu.
CEPHANELİĞİ İMAN OLAN SAVUNMA
Şükrü Hoşcan’ın varlığı, çalıştığı fabrikada basit bir görevden çok daha fazlasını temsil ediyordu. O, aynı zamanda Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (MİSK) yılmaz bir üyesi ve fabrikanın seçilmiş temsilcisiydi. Bu duruş, sadece emeği savunmak değil, bir inancı temsil etmek demekti.
MİSK’in fabrikadaki etkinliği ve Şükrü Hoşcan’ın sarsılmaz duruşu, karanlık emelleri olan Türk-İslam düşmanlarının uykularını kaçırıyordu. Onlar, düzeni değil, kaosu istiyorlardı. Onlar, birlikteliği değil, nefreti yaymak için pusu kuruyorlardı. Şükrü Hoşcan, kararlılığıyla, onların rahatsız edici hedefine dönüşmüştü. Onun varlığı, zalimliğe karşı bir meydan okumaydı.
ADANA’DA KURULAN HAİN PUSU (31 EKİM 1979)
Takvimler 31 Ekim 1979’u gösterdiğinde, Adana, tarihinin en kahpe saldırılarından birine şahitlik etmek üzereydi. O gün, Yurttaş Fabrikası’nın servisi, işçileri taşıyarak yoluna devam ediyordu; alın teriyle kazanılmış rızıkların evlere taşınma saatiydi.
Ancak pusunun gölgesi bu masum yolculuğun üzerine düşmüştü. Devrimci komünist militanlar, karanlık bir intikam hırsıyla hareket ederek servis aracının geçişini beklediler. Bu, yüz yüze bir mücadele değil, alçakça planlanmış, silahsız hedeflere yönelik bir kurşun sağanağıydı.
SON SAVUNMA VE VEDASIZ ŞEHADET
Pusu kurulmuştu. Servis aracı tarandığında, ortalık bir anda cehenneme döndü. Şükrü Hoşcan, görevinin gerektirdiği o anlık kararlılıkla, mermilerin yöneldiği o aracın ve içindeki masum hayatların önünde bir siper gibi durdu. O, sadece fabrikanın değil, inancının ve arkadaşlarının bekçisiydi.
O kurşunlar, can pazarında bir kahramanın vücudunda son buldu. Şükrü Hoşcan, aldığı kurşun yaralarına rağmen son anına kadar direndi. Mücadelesinin son nefesini, hayatını savunmaya adadığı arkadaşlarının şefkatli kollarında veriyordu. 31 Ekim 1979’da, Adana’da bir bekçi, inancı uğruna şehit düştü; fedakârlığı ise tarihe bir destan olarak yazıldı.
"O gün, Adana’da bir bekçi düştü. Ama onun emanet ettiği sarsılmaz inanç, sadece fabrika duvarlarında değil, milletin ruhunda sonsuzluğa kadar nöbet tutmaya devam edecektir."