"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, adanır. Onlar, en ağır yükü omuzlayıp, en onurlu yolu seçenlerdir."
KÖKLERİNDEN YÜKSELEN SES: OSMAN AĞAR
Kırşehir’in çetin, yiğitlik mayasıyla yoğrulmuş Kaman topraklarında filizlenmişti ruhu. Adı Osman Ağar’dı. Otuz yedi yıllık ömrüne, memleketi için çalışmanın onurunu sığdırmış, dört evlada babalık etmenin kutsal sorumluluğunu omuzlamıştı. O, ne bir komutan ne de bir siyasetçiydi; o, elleri nasırlı, yüreği çelikten bir İŞÇİ’ydi.
Ankara’nın Akdere semti, Karşıyaka mahallesinde, alın teriyle kazandığı yuvasında yaşıyordu. Ankara Belediyesi Fen İşleri'nde, memleketin imarı için didinerek hayatını kazanıyordu. Fakat 1979 yılının karanlık ve puslu günlerinde, onun gibi her duruş sahibi insan için, ekmek teknesi sadece bir iş yeri değil, aynı zamanda idealler uğruna verilen mücadelenin de karargâhıydı.
MÜCADELEDE BİR NEFER: ANKARA'NIN KAHRAMAN İŞÇİSİ
Osman Ağar’ın kimliği, sadece çalıştığı kurumla sınırlı değildi; o, Ülkücü İşçiler Derneği’nin adanmış bir neferiydi. O, emeğini ve inancını birleştirmiş, tehlikenin kol gezdiği o dönemin sokaklarında dahi davasından zerre taviz vermemişti. Her gün işe giderken, sadece mesleğini değil, aynı zamanda vatanına duyduğu borcu da sırtında taşıyordu. O, çocuklarının huzurlu yarınları için, sokakların karanlığına inat, ışık taşımayı seçmişti.
Bu adanmışlık, alçakların gözünden kaçmadı. Gözleri, evladının geleceği için çırpınan bir babayı değil, yıkamadıkları bir iradeyi görüyordu.
19 EKİM 1979: SON VAZİFE
Takvimler 19 Ekim 1979 Cuma sabahını gösteriyordu. Şehit Osman Ağar, o gün de her zamanki gibi, dört çocuğunu geride bırakıp, mesaisine, vazifesine gitmek üzere evinden dışarı adımını attı. O an, sıradan bir iş günü değil, bir fedakârlık çağrısıydı.
Biliyordu ki, evinin önündeki sokak bile artık bir cepheydi. Alçaklık gölgesinde saklanan komünist çakallar, her zamanki gibi pusuda bekliyordu. Cesaretin ve onurun timsali olan bu işçiyi, karanlık ve korkakça bir planla durdurmayı amaçladılar. Osman Ağar, silahların gölgesine doğru, kararlılıkla, son kez yürüdü.
O an, kurşunlar karanlıktan fırladı. Silahlar, emekçi bir babanın ve davasına adanmış bir ülküdaşın hayatını hedef aldı. Bir işçiydi o; sivil ve silahsızdı, ama ruhu yenilmezdi.
SONSUZLUĞA YÜRÜYÜŞ
Ankara'nın sokakları, o gün bir evladını daha kanıyla kutsadı. Osman Ağar, hain saldırının ateşiyle vurulduğu yerde, geride dört yetim ve bir destan bırakarak şehadete yürüdü. İşçiliğinin hakkını verircesine, alın teriyle ıslattığı toprağa son nefesini verdi.
O, 37 yıllık ömrünü sadece çalışmaya değil, yüksek bir ideale adayan, dört evladının geleceği için göğsünü siper eden Kırşehirli bir yiğitti. 19 Ekim 1979, sadece bir tarih değil; Ülkücü Şehit Osman Ağar'ın fedakârlık yemininin mühürlendiği gündü. O, bir işçi olarak yaşadı ve bir kahraman olarak ebediyete intikal etti.
"Osman Ağar, o gün sadece bir can vermedi. Dört çocuğuna, yurduna ve davasına olan sadakatiyle, adını tarihe değil, doğrudan milletinin vicdanına yazdıran bir destan bıraktı."