"Bazı insanlar yorgunluktan değil, inançlarından güç alır. Onların son adımı, bir eve değil, ebediyete atılmış bir yemindir."
KİMLİK: KUTSAL YEMİNİN NEFERİ
Adı, ülkü uğruna verilen sözün taşa kazınmış imzasıydı: TAHİR FİDAN TEK. Bir neferdi, bir isimdi; davasının neferi. Dünyaya geldiği coğrafi nokta veya yaşı hakkında tutulan kayıtlar, onun yüreğindeki adanmışlığın yanında önemsiz kalan detaylardı. Çünkü o, kimliğini doğduğu yere değil, canını feda etmeyi göze aldığı yola yazmıştı. O, 4 EKİM 1979 günü Ankara’nın kara gecesinde, şehitlik mertebesiyle taçlanacak destansı mücadelenin sarsılmaz bir sütunuydu.
ALIN TERİ VE ADANMIŞLIK YILLARI
Tahir Fidan Tek, sadece ruhuyla değil, bedeniyle de bu ülkenin yükünü taşıyanlardandı. Mesleği basitti, ama duruşu görkemliydi: İŞÇİ. Özel bir kuruluşta, alın teriyle geçimini sağlayan bu kahraman, gün boyu süren ağır emeğin yıpratıcı yorgunluğunu omuzlarında taşıyordu. Ancak, güneş battığında ve dünya dinlenmeye çekildiğinde, onun gerçek vazifesi başlıyordu. Fiziksel yorgunluğu ne denli büyük olursa olsun, ruhundaki ülkü ateşi sönmüyordu. O, yorgun argın bedenini sürükleyerek davasına, ülküdaşlarının yanına koşuyor; haklı ve kutsal bildiği mücadelesine en ön saflarda omuz vermeye devam ediyordu. Onun yaşamı, davasına adanmışlığın, fedakârlığın ve çelikleşmiş bir imanın somut örneğiydi.
ANKARA: KADERİN YÜRÜYÜŞÜ
Takvimler 4 EKİM 1979’u gösteriyordu. Ankara’nın soğuk, puslu akşamı, bir kahramanın son yürüyüşüne sahne olacaktı. Ankara Siteler, Uluğbey’de bulunan evine doğru yürüyordu. Bu, sıradan bir iş çıkışı değil, kaderin çizdiği son bir hat üzerinde atılan, yalnız ve bilinçli adımlardı. O, hayatını adadığı değerleri, koltuğunun altında taşıdığı bir gazete, Hergün Gazetesi ile simgeliyordu. Bu gazete, onun inancının sessiz ama dimdik duran sancağıydı.
SON SİPER: HERGÜN GAZETESİ
Ancak o akşam, gölgelerin içinden süzülen hainlik, pususunu kurmuştu. Düşman, bu adanmış ruhun peşindeydi. İki kişiydiler; karanlığın içinden çıkan, o karanlığa hizmet eden kızıl itler. Tahir, kendisine atılmış olan bu sinsi tuzaktan, bu ölümcül takipten habersizdi. O, sadece evine, yurduna yürüyordu; koltuğunun altında inancının bayrağı ile.
Ve nihayet, menfur an geldi. Kahramanımız yürüken, sırtından değil, doğrudan inancından vurulmak istendi. Ansızın koltuğunun altındaki gazetenin çekilip alındığını hissetti. Bu, sadece bir kağıt parçasına el uzatma değildi; bu, Tahir Fidan Tek’in duruşuna, yeminine ve davasına yapılan bir saldırıydı. Hainlik, önce simgeyi yok etmek istedi. Mehmet Çiçek ve Erdal Sandallı adlı iki kızıl it, komünistlerin namlularından çıkan kurşunlardan önce, gazetesini yırtarak Tahir’in idealine olan nefretlerini kustular.
ŞEHADET: EFSANEYE DÖNÜŞEN ANI
O an, kısa süren bir şimşek gibiydi. Tahir Fidan Tek, inancının sembolü yerde parçalanırken, kararlılığının ateş çemberinden çekinmedi. Kızıl itlerin silahlarını ateşlemesiyle, Ankara Uluğbey’in sokakları, sıradan bir işçinin, bir ülkü neferinin son nefesine tanıklık etti. Vücudu düştü, ama ruhu yükseldi. O, o karanlık günde ANKARA’da, 4 EKİM 1979 tarihinde, inandığı değerler uğruna düşerek, adını tarihin en şerefli sayfasına altın harflerle yazdırdı. Onun şehadeti, kuru bir olay değil, yorgun bir işçinin omuzladığı destansı fedakârlığın ebedi nişanesi oldu.
"Alın terini vatan aşkıyla yoğuran Tahir Fidan Tek, gazetesini bayrak yaptı. Yırtılan kağıt değil, uğruna can verilen efsane oldu. Onun kanı, ideallerin yıkılmaz olduğunu haykıran sessiz bir marştır."