"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir inancın kalkanı olmak için, 20 Ekim 1979'un soğuk bir Ankara akşamında ateşe atılır."
KİMLİĞİ VE EBEDİ DURUŞU
O, sadece bir isim değildi; 45 yıllık ömrünü adadığı davasının bir sancağıydı. Adı, ABDULKADİR KARAKİMSELİ. Gençlik heyecanını geride bırakmış, hayatının olgunluk çağında, inancının en keskin olduğu anda, efsaneleşmeyi seçen bir kahramandı.
Hayatının detayları, nerede doğduğu, hangi sıfatı taşıdığı (MESLEĞİ) belki de tarihin karanlık dehlizlerinde saklı kaldı. Ancak onun kimliği, sahip olduğu unvan ile mühürlenmiştir: ÜLKÜCÜ ŞEHİT. O, maddi varlığın ötesinde, davasının verdiği şerefle var olan bir adamdı. Ankara'nın kalbi sayılan Necatibey Caddesi'nde, Paşabahçe mağazası sahiplerinin kardeşi olarak, sadece ticari bir bağın değil, aynı zamanda ülkesine duyduğu büyük sevdanın da temsilcisiydi.
YÜREĞİNDEKİ MÜCADELE
Takvimler 1979'u gösterdiğinde, Ankara bir cephe hattıydı. Şehir, ideolojik kinin ve nefretin gölgesinde titriyordu. AbdulKadir Karakimseli, bu kasvetli atmosferde, sessiz duruşuyla bile bir meydan okumaydı. Onun varlığı, Paşabahçe mağazasının güvenli duvarları arasında dahi, inandığı değerlerden zerre taviz vermeyeceğinin açık bir ilanıydı.
45 yaş, cesareti tecrübeyle harmanlamış bir yaştı. O, tehlikenin farkındaydı; ancak korkunun gölgesine sığınmak yerine, dükkânın ışığının altında, bekleyişini sürdürdü. Zira biliyordu ki, o günlerde davasına sahip çıkmak, sadece sokaklarda değil, oturduğu yerde bile çelik bir irade gerektiriyordu.
20 EKİM: KARARIN GÜNÜ
20 Ekim 1979. Kaderin mağaza kapısını çaldığı o karanlık gün. O, her zamanki yerinde, Necatibey Caddesi'ndeki mekânda oturuyordu. Tam o anda, kinle bilenmiş ideolojilerin pusuya yatmış gölgeleri harekete geçti.
Devrimci solcu-komünist militanlar, silahlarını çekerek, bir masumiyet mekânına baskın düzenlediler. Bu bir çatışma değil, bir inanca karşı düzenlenen soğuk bir infazdı. Tarih, AbdulKadir Karakimseli'nin son sözlerini, son direnişini kaydetmedi. O karanlık anın detayları, mücadeleci ruhunun büyüklüğü kadar eksiktir.
Ancak biliyoruz ki, bir kahramanın son anı, geri adım atmadan, gözlerini hedefe kilitleme anıdır. O, karşısındaki düşman gücüne rağmen, inancını sattı mı? Eğildi mi? Yalvardı mı? Hayır. O, adanmışlığın en yüksek bedelini ödemeye hazır bir ülküdaş olarak, kendisine uzanan namlunun karşısına dikildi.
ALNINDAN VURULAN ADANMIŞLIK
Baskın, acımasız ve yıldırım hızıyla gerçekleşti. Militanlar, onu, oturduğu yerde, davasının simgesi olan duruşu sebebiyle hedef aldılar. Tetiğin çekilmesiyle yankılanan ses, sadece bir kurşunun sesi değil, o dönemin çaresizliğe fırlatılan bir isyanın sesiydi.
AbdulKadir Karakimseli, şakağından vurularak şehit edildi.
Şehadeti, sıradan bir ölüm değil, bir inancın zaferiydi. O kurşun, 45 yıllık hayatını sonlandırdı, ama adanmışlığını ölümsüzleştirdi. Ankara'nın Necatibey Caddesi, o gün, bir yiğidin kanıyla yıkanarak, hürriyet davasının ebedi bir nişanesi haline geldi. O, sadece mağazada otururken vurulan biri değildi; o, ülkücülüğün kalesini son nefesine kadar savunan bir fedaiydi.
"O, Necatibey Caddesi'nde düşen bir fidan değil, 1979 karanlığına sonsuzluğu haykıran bir sesti. Şehadeti, adının yazılı olduğu her yerde yeniden doğar ve daima bir adanmışlık yemini olarak kalır."