"Bazı ömürler kısadır, ama adanmışlıkları çağları aşar. O, 18 yıllık hayatını, inancının son nefesine mühürledi."
İLK YÜK: GENÇ BİR YİĞİT
21 Ekim 1979... Takvim yaprağının kanla lekelendiği o günde, henüz hayatının baharında olan bir fidan devrildi: Ülkücü Şehit Erdal Çor. O, ne saraylarda doğdu ne de şöhretli bir ailenin evladıydı. O, Antalya’nın çetin coğrafyasından, Akseki İlçesi’ne (şimdiki İbradi) bağlı, Ürünlü Köyü’nden fışkırmış, Anadolu’nun has evladıydı. Yüreğindeki vatan sevgisi, 18 yıllık ömrünün en büyük mirasıydı.
ALIN TERİ VE YÜREK MÜCADELESİ
Erdal’ın omuzları, genç yaşına rağmen hayatın zorlu yüklerini taşıyordu. İmkanlar dardı; okulu bırakmak zorunda kaldı ve ailesine destek olmak için Antalya merkezin sokaklarında alnının teriyle mücadele etti. O, emeğiyle geçinen bir halk çocuğuydu, bir hamal olarak hayatını kazanıyordu. Ancak O’nun taşıdığı en büyük yük ne fizikiydi, ne de maddiyat; O’nun tek suçu, bu aziz milleti ve devleti karşılıksız bir sevgiyle kucaklaması, bir ülkücü olarak inançlarını dimdik savunmasıydı.
Halkın içinden geldiğini iddia eden, ancak yürekleri kinle dolu olan, hain ve kızıl itler, kinlerini O’na yöneltmişlerdi. Onların gözünde Erdal’ın dürüstlüğü, vatanseverliği ve yiğit duruşu affedilmez bir tehditti.
ANDIMIZIN ÖNÜNDEKİ YÜZLEŞME
O karanlık 21 Ekim gününde, Antalya Lisesi’nin önü, Erdal’ın kaderinin yazıldığı meydan oldu. Birden bire, sayıları 10 ila 15’i bulan korkak ve haysiyetsiz, Moskof dölü çakallar, tek başına duran Erdal Çor’un yolunu kesti. O kalabalık, korkaklıklarının arkasına saklanarak, Erdal’ı diz çöktürmek istiyordu.
Sinsi bir ses yükseldi, bir tehdit ve sorgu cümlesi:
“Solcu musun, sağcı mısın?”
Bu, basit bir siyasi soru değildi; bu, Erdal’ın ya korkakça bir yola sapması ya da inanç uğruna canını vermeyi seçmesi gereken anın kapısıydı.
O BÜYÜK YEMİN: ‘ÜLKÜCÜYÜM’
Erdal Çor’un cevabı, ne bir tereddüt taşıdı ne de bir geri adım. O an, 18 yıllık yaşamının özeti, korkunun üzerine yürüyen destansı bir haykırış oldu. Gözlerinin içine bakan on beş hainin karşısında, sesindeki çelik tokluğu ile tarihe kazınacak o kelimeyi söyledi:
“ÜLKÜCÜYÜM!”
Bu cevap, O’nun ne pazarlık yapacağını, ne döneceğini, ne de inancından vazgeçeceğini haykırıyordu. O, bir yemin etmişti ve o yeminin bedelini ödemeye hazırdı.
SON NEFES VE EBEDİYET KAPISI
Erdal’ın kararlı duruşu, mertlikten ve yiğitlikten zerre kadar nasip almamış olan o kalabalık güruhu çileden çıkardı. Bütün hayvani kinleriyle, bir kahramanın üzerine çullandılar. Eşit olmayan bu kavgada, demir sopalar ve silahlar kullandılar. Tek başına, inancının kalkanıyla direnen Erdal, bu alçak saldırı sonucu ağır yaralandı.
O yiğit genç, kanlar içinde yere yığıldı ve bir daha uyanmamak üzere komaya girdi. Hastaneye kaldırıldı, ancak O’nun ruhu zaten vatan aşkıyla yanmış, bedeni ise imanının şahidi olmuştu. Kurtarılamayarak şehadet şerbetini içti.
Erdal Çor, 21 Ekim 1979’da, 18 yaşında, inancına olan sadakati uğruna şehit düştü. Naaşı, ebedi istirahatgâhı olan Andızlı kabristanına, gökyüzünün ve toprağın şahitliğinde defnedildi.
"Erdal Çor, 18’inde yüreğiyle verdiği cevabı ebediyete taşıdı. O günden sonra her düşüş, aslında ülkücü yemininin taze bir dirilişi oldu."