“Fedakârlık, bir gencin alnına yazılmış en büyük miras ise, o genç, son nefesini bile davasının sancağı yapar.”
İSTANBUL’UN PARLAYAN 22 YILLIK SÖZÜ
Onun adı İRFAN GÜVERCİN'di. Kısa ama destan yazan bir hayatın, 22 baharına şahit olmuştu takvimler. Hayatını adadığı bu büyük şehir, İstanbul, aynı zamanda onun ebedi istirahatgâhı olacaktı. Doğduğu yerin neresi olduğu, hangi zanaatı icra ettiği belki de bu büyük adanmışlık yemininin gölgesinde kalmıştı; zira o, genç yaşında dahi sadece bir nefer değil, bir hareketin en önündeki sarsılmaz lideriydi.
O, Kartal-Cevizli Ülkücü İşçiler Derneği'nin kararlı başkanıydı. Sadece bu göreviyle anılmak bile, onun ne denli hareketli ve davasına ne kadar gayretkeş bir ruhla bağlandığını gösteriyordu. O, kenarda duran biri değildi; o, idealinin ateşiyle yanan ve her an mücadeleye hazır olan bir meşaleydi.
MÜCADELENİN YAZILI VASIYETİ
Ancak İrfan Güvercin’i diğerlerinden ayıran, onun cesaretini sıradan bir eylem olmaktan çıkarıp, bir kader seçimi haline getiren, göğsünde taşıdığı o sırlı kâğıt parçasıydı. O, yaşarken bile şehitliği arzuluyordu. Cebinden çıkan not, onun ölüme değil, ölümsüzlüğe yürüyüşünün önceden yazılmış ilanıydı.
İrfan, kaleme aldığı o notta şöyle diyordu:
“Yakın bir zamanda diğer şehit ülküdaşlarımın yanında olacağım… Duam odur ki, mücadele verirken öleyim.”
Bu, bir fani’nin korkusu değil, bir kahramanın dilediği sondu. O biliyordu ki, vatan ve inanç uğruna verilen savaşta, tek bir son vardır: Ya zafer, ya da şehadet. Ve o, duasıyla kendi sonunu mühürlemişti.
CEVİZLİ’DEKİ ATEŞ ÇEMBERİ
Takvimler 27 Ekim 1978 tarihini gösterdiğinde, bu duanın kabul anı gelip çatmıştı. O gün, Cevizli Çınar Caddesi, bir yiğidin tek başına bir orduya karşı duruşuna şahit oldu. Karşısında, sayısı 20-25 kişiyi bulan, karanlığın ve nefretin gölgesinde toplanmış bir grup komünist duruyordu.
Bu korkak hainler, İrfan’ın kararlılığını ve liderliğini bildikleri için, pusu kurmayı tercih etmişlerdi. Fakat İrfan, sayısı ne olursa olsun geri adım atmadı. O yalnız kurt, sayı üstünlüğüne aldırmadan, davasının şerefi adına onlara yiğitçe karşı koydu. Bu, sadece bir çatışma değil, bir idealin teslim olmamaya yeminiydi.
Ne var ki, kızıl itlerin korkaklığı kurşunlarla birleşti. Sayısız namludan yağan hain mermiler, İrfan’ın kutsal bedenini hedef aldı. O, ağır yaralanmıştı.
SON NEFESTE KABUL OLAN DUA
Çatışmanın ardından, gözü pek ülküdaşları yetişti ve kanlar içindeki başkanlarını kurtarmak için canhıraş bir mücadele başlattılar. Onu, hayatın tutunulacak son ipine ulaştırmak için hastaneye kaldırdılar. Ancak takdirin önüne geçilemezdi. İrfan Güvercin, hastaneye ulaşamadan, o kutlu yolda, mücadelenin en şiddetli anından hemen sonra, ruhunu Semaya yükseltti.
27 Ekim 1978 günü İstanbul’da, genç bir lider, 22 yaşında iken dilediği gibi ölmüştü: mücadele verirken. Cebinden çıkan o kâğıt parçası artık bir vasiyet değil, o kutlu duanın ilahi bir kabulüydü. İrfan Güvercin, şehitlik mertebesiyle, diğer ülküdaşlarının yanındaki yerini almıştı.
“O gün, 22 yaşındaki bir yiğit, ölümüyle değil, ölümüne giden yolu kendi duasıyla seçerek tarihe mühür vurdu. İşte bu yüzden, İrfan Güvercin’in adı, sadece bir biyografi değil, adanmışlığın ezeli ve ebedi destanıdır.”