"Bazı hayatlar kısadır; ama taşıdıkları ideal, zamanın sonsuzluğuna kazınır."
I. BİR GENÇ ADAMIN YEMİNİ
1956 yılının fırtınalı çağında, Ankara’nın Elmadağ ilçesine bağlı Hasanoğlan kasabasında doğdu Adnan Çetin. O, henüz yirmi iki bahar görmüş, ancak omuzlarında koskoca bir milletin geleceğini taşıyan bir fidan gibiydi. Hayatı, azmin ve adanmışlığın destanıydı.
Adnan, hem geceleyin ilmin peşinde koşan bir öğrenciydi—Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş gece bölümünde ruhuna renk katıyordu—hem de gündüzleri Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nın koridorlarında milletine hizmet etmenin onuruyla memuriyet görevini sürdürüyordu. O, sadece okumak ve çalışmakla yetinmedi; Türkiye’nin davasını, vicdanının en derin köşesine yazmış bir ülkü eriydi. Adnan, karanlıklar çoğalırken, gençliğinin en güzel yıllarını, inandığı değerler uğruna bir kalkan gibi kullandı.
II. İKİ ATEŞ ARASINDAKİ NÖBET
Yıl 1978’i gösterdiğinde, Ankara sokakları ideolojilerin kanlı çarpışmasına sahne oluyordu. Adnan, bu zorlu coğrafyada duruşundan zerre taviz vermeyenlerdendi. O, tehlikenin kol gezdiği her köşede, adaletin ve haysiyetin sesi olmayı seçti.
03 Ekim 1978 günü, omuzlarında günün yorgunluğu değil, yarına dair bitmeyen umutları taşıyordu. Derslerinden çıkmış, ülküdaşlarıyla birlikte Saime Kadın tren istasyonunun yolunu tutmuştu. Bu, sıradan bir istasyon yolculuğu değil, kaderin onu büyük fedakârlığa çağırdığı son güzergâhı olacaktı.
III. SON YOLCULUK VE İDEALLERİN ÇARPIŞMASI
İstasyona yaklaştıkları anda, milletin zihnini zehirlemeye çalışan, karanlık bildiriler dağıtan altı kişilik sol grup mensubuyla karşılaştılar. Orada, o yolun ortasında, iki dünya çarpıştı: Biri yıkımı temsil eden zorbalık, diğeri ise Adnan’ın sarsılmaz imanı.
O yiğit ülküdaşımız, kirli bildirileri kabul etmeyi reddetti. Bu red, sözlerin yetersiz kaldığı bir direniş yeminiydi. Tartışma çıktı. Adnan’ın haklı duruşu, karşısındaki komünist grubun yenilgiyi kabullenememesine neden oldu. Altı kişiye karşı tek bir doğruyu savunan bu kahramanın sesi, zorbalığın tahammül sınırını aştı.
IV. ÇELİK VE KANIYLA YAZILAN ŞEHADET
Düşman, imanı sözle yıkamayınca, kalleşliğe sığındı. Komünistlerden biri, belinden soğuk ve alçak bir demir çubuğunu çekip Adnan’a vurdu. Bu darbe, sadece bir fiziksel saldırı değil, bir millete vurulan bir darbeydi.
Adnan, aldığı darbelerle yüzü gözü kanlar içinde kalmıştı. Fakat kanı aksa bile, başı dikti, duruşu sarsılmazdı. O an, bu yiğit direnişçi, çelik bir sarsıntı gibi meydan okurken, karanlık namlular ateşlendi. Ardı ardına patlayan silah sesleri, yirmi iki yaşındaki Gazi Eğitim Enstitüsü öğrencisini, idealleri uğruna vatan toprağına düşürdü.
Adnan, yere düşerken, etraftaki kalabalık, uğruna canını feda ettiği insanların hissiz ve vicdansız bakışları altında son nefesini veriyordu. O, onlar için mücadele etmişti, ama onlar sadece seyirci kaldılar. Adnan Çetin, 03 Ekim 1978’de Ankara’da, bir idealin ebedi şahidi olarak şehadete yürüdü.
"O’nun kanı, yirmi iki yıllık bir ömrün değil; ebedi bir duruşun, bir milletin vicdanına atılmış silinmez mühürüdür."