"Bazı hayatlar, sadece bir dava uğruna değil, adaletin körlüğü uğruna da feda edilir. O, 22 yaşında, bir milletin vicdanına asılan ilk mektuptu."
BOZÜYÜK’TEN YÜKSELEN YÜREK
Bilecik'in şirin beldesi Bozüyük’te yanan bir meşaleydi Mustafa Pehlivanoğlu. Hayatının baharında, henüz 22 yaşındaydı. Gözleri umutla parlayan, yüreği adanmışlıkla çarpan bir gençti o. Ankara’nın Dikmen bölgesinde, Gökkuşağı Mahallesi’nde ailesiyle kurduğu yuva, nişanlısıyla birleştireceği hayatın ilk durağı olacaktı. Ancak o, sadece kendi mutluluğunu değil, inandığı büyük ülkücü mücadelenin sarsılmaz bir neferi olmayı seçmişti. Pehlivanoğlu, idealleri uğruna henüz başlamamış bir hayatı gönüllü olarak tehlikeye atan o yiğitler kuşağının simgesi haline gelecekti.
İFTİRA VE VİCDANIN ÇIĞLIĞI
Mustafa’nın genç ömrü, Balgat’ta yaşanan ve beş kişinin ölümüyle sonuçlanan o karanlık baskınla paramparça oldu. Suçlu olduğu iddia edilerek içeri alındı. Fakat tarihin not düştüğü gerçek, bu masumiyet kurbanı için çok farklıydı: Mustafa Pehlivanoğlu, yapmadığı bir eylemin gölgesi altına hapsedilmişti.
Sorguya alındığı anlar, bir kahramanın en çetin sınavıydı. Başta Zeki Kaman ve ekibi olmak üzere, ellerinde güç tutanlar, Mustafa Pehlivanoğlu’na akıl almaz, ağır işkenceler uyguladular. Bedenindeki her acıya rağmen o, ruhunu kirletmedi. Kahramanımız, ifadesini işkence zoruyla verdiğini haykırdı. Oysa hakikat gün gibi ortadaydı: Baskında kullanılan silahlar, devrimci solcu-komünist bir örgütün evinde bulunmuştu. Ancak o zorbalık devrinde, gerçekler değil, verilen kararlar hüküm sürüyordu. Sıkıyönetim hakimi, tüm delillere ve Mustafa'nın masumiyet çığlıklarına rağmen kararını değiştirmedi.
KAÇIŞ VE KADERİN TECELLİSİ
12 Eylül 1980 askerî darbesinden önce, hukuk maskesi ardına gizlenmiş bir yargılama sonunda, hayatının baharında olan bu genç adam idam cezasına çarptırıldı. Yapmadığı bir suçtan dolayı can verecek olma ihtimali, onu dayanılmaz bir çıkmaza sokmuştu. İşte bu umutsuzluğun zirvesinde, Mamak Askerî Cezaevi'nin çok sıkı korunan duvarları arasından bir direniş ateşi yaktı.
Mustafa Pehlivanoğlu, 18 Ağustos 1980’de, ölüme razı olmamak adına özgürlüğe koştu. Ancak kaderin tecellisi acımasızdı. Kısa süren kaçış, yeniden yakalanışla son buldu ve o, celladının karşısına çıkacağı son durağa geri döndü.
O KARANLIK GÜN: DENGE UĞRUNA KURBAN
Geri sayım başlamıştı. Mustafa Pehlivanoğlu hakkındaki cezanın infazı hakkındaki yasa, 6 Ekim 1980 günü Millî Güvenlik Konseyi'nce (MGK) onaylandı.
Ve 8 Ekim 1980 sabahı Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi, 22 yaşındaki bir yiğidin son nefesine şahitlik etti. Fakat bu infaz, tarihin kaydettiği en büyük siyasi haksızlıklarından biriydi. Mustafa Pehlivanoğlu, sadece birkaç saat önce asılan sol görüşlü Necdet Adalı’ya "denge olsun" diye ölüme gönderilmişti.
Daha sonra anılarını anlatan Sıkıyönetim Mahkemesi Hakimi Ali Fahir Kayacan’ın itirafı, bu kahramanlığın ne denli zalim bir pazarlıkla sona erdiğini ortaya koydu: O, adaletin terazisine değil, siyasi çıkarın kefesine konmuştu. Masum olduğunu son nefesine kadar haykıran, işkenceyle alınan ifadesini reddeden bu vatan evladı, 22 yaşında, bir denge unsuru olarak darağacına yürüdü.
SON PERDE VE AİLENİN YÜREK YARASI
Mustafa Pehlivanoğlu, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'nın sessizliğine emanet edildi.
Ancak bu dramatik sona, tarifsiz bir acı daha eklendi. Pehlivanoğlu ailesi, evlatlarının idam edildiğini infazdan tam üç gün sonra, onu ziyarete geldiklerinde öğrenebildiler. Bu sessiz infaz, sadece bir hayatı söndürmekle kalmadı, geride kalanların vicdanında da derin, kapanmaz bir yara açtı. O, inandığı dava uğruna, masumiyetinin ağırlığı altında, zalim bir dönemin simgesi olarak şehit düştü.
"O genç yaşta darağacına yürüyüşü, bir teslimiyet değil, adaletsizliğe karşı yükselen, dondurucu bir sessizlik çığlığıydı. Mustafa Pehlivanoğlu, ismi anıldıkça, bir milletin vicdan borcu olarak yaşamaya devam edecektir."