“Bazı hayatlar sadece bir tarihten ibaret değildir; onlar, ülkü uğruna verilen sözün, alın terinin ve dönülmez bir yeminin taşa yazılmış destanıdır.”
KİMLİĞİ VE GURBETİN YÜREĞİ
O, Erzurum’un Pasinler yaylalarından kopup gelen, dağların metanetini yüreğinde taşıyan bir yiğitti: Kamil Suncak. Henüz 26 baharını devirmişti. Evliydi, bir çocuğun umudu, bir yuvanın direğiydi. Alın teriyle geçinmek, evlatlarını namuslu bir ekmekle doyurmak için, kadim toprağı Erzurum’dan kalkıp sanayinin çarklarının döndüğü İzmir’e göç etmişti. Tariş İplik Fabrikası’nda, demir ve pamuk kokan atölyelerde emeğiyle var olan bir işçiydi. Onun hayatı, sadece bir biyografi maddesi değil, vatan sevgisini en zor şartlarda dahi tereddütsüz taşıyan bir gurbetçinin adanmışlık yeminiydi. İzmir Bayraklı’daki mütevazı ikametgâhı, onun için sadece bir ev değil, idealleri uğruna dimdik durduğu son sığınaktı.
İPLİK FABRİKASINDA BİR MİLLİ DURUŞ
Kamil Suncak, ülkücü duruşunu asla gizlemedi. Günlük hayatının koşturmacasında bile, davasının bekçisiydi. Bir gün, arkadaşlarıyla oturduğu bir kahvehanede, kızıl ideolojinin gölgeleri belirdi. Devrimci-komünist örgüt mensupları, zorla ve tehditle Marksist dergilerini satmaya çalışıyorlardı. Bu dayatma, yalnızca bir satış teklifi değil, ruhuna yapılan bir tacizdi.
Kamil Suncak, emeğiyle kazandığı rızkı, inancına ters düşen bu kirli propagandaya asla vermeyeceğini haykırdı. Onun omuzlarındaki işçi gömleği, aslında bir direniş zırhıydı. Korkusuzca almayı reddetti. O an, o kahvehane masasında sergilenen duruş, sadece bir fikir ayrılığı değil, teslim olmamış bir ruhun, zorbalığa karşı çektiği onur kılıcıydı. Komünistlerin tehditkâr bakışlar altında orayı terk etmesi, Kamil Suncak’ın vicdanındaki zaferin ilanıydı.
PUSU VE SON YÜRÜYÜŞ
Ne yazık ki, o mert duruşun bedelini ödetmek isteyen karanlık güçler, intikam yemini etmişlerdi. O cesareti affetmediler.
Olaydan kısa bir süre sonra, Kamil Suncak, hayatının en değerli varlığı olan eşiyle birlikte, çarşıdan evine doğru dönüyordu. Evlerinin sıcaklığına kavuşmaya saniyeler kala, gölgelerden fırlayan hain bir pusu onları karşıladı. Bilinçli ve alçakça planlanmış bu saldırıda, kızıl itlerden Hüseyin Gündüz adlı militanla birlikte üç moskof dölü, savunmasız durumdaki Kamil Suncak’a, eşinin dehşet dolu bakışları önünde silah çektiler.
Bir işçinin alın teriyle kazandığı hayat, hain kurşunlarla hedef alındı. Bu, basit bir cinayet değil, bir ülkücünün hayatına, ailesinin huzuruna ve milli duruşuna sıkılmış bir ihanet kurşunuydu.
ZAMANIN DURDUĞU AN VE EBEDİ VEDA
İzmir toprağı, 9 Ekim 1976 günü, bir yiğidin son nefesine şahit oldu.
Ağır yaralıydı. Can havliyle hastaneye kaldırılırken, 26 yaşındaki işçi, eşi ve çocuğunun hayalleri geride kaldı. Kamil Suncak, gurbet elde ekmek peşinde koşarken, inancı uğruna en yüce mertebeye ulaştı. Hastaneye yetişemeden yolda, ruhunu göklere teslim etti ve şehit oldu.
O, sıradan bir işçi olarak değil, vatanın bekası için canını feda eden bir kahraman olarak tarihe yazıldı. Bedeni, emaneti olduğu topraklara, memleketi Erzurum’a, Pasinler’e geri götürüldü. Bir sancak gibi uğurlandı. Erzurum Asri Mezarlığı, artık sadece bir mezarlık değil, bir yiğidin sonsuz ve sarsılmaz nöbet yeriydi. Kamil Suncak, alın teri ve kanıyla mühürlediği davasına ebediyen sadık kaldı.
“Kamil Suncak’ın adı, ne bir tarihte kayboldu ne de bir mezar taşında bitti; o, ekmek parası için çıktığı yolda, inancı uğruna can verenlerin sancağı olarak daima dalgalanacaktır.”