"Bazı hayatlar, sıradan bir işçi evine dönerken bile, tüm bir milletin kaderini sırtlar; çünkü o yolda atılan her adım, bir duruşun ilanıdır."
ADANMIŞLIĞIN MÜHRÜ
Başkent Ankara’nın soğuk ve çetin sokaklarında, alın teriyle yoğrulmuş, çelikleşmiş bir iradenin adıydı Hasan Sarıkaya. O, Gülveren semtinde, en sade haliyle, bir fabrika işçisi olarak yaşamını sürdürüyordu. Ancak onun mesleği sadece ‘İŞÇİ’ olarak kayıtlara geçse de, yüreğinde taşıdığı ateş, onu sıradanlığın çok ötesine taşıyordu. O, davasına adanmış, milletinin geleceğine inanmış bir ülkü neferiydi; bir MHP üyesi olarak, inandığı değerler uğruna her an teyakkuzda duruyordu. Hasan Sarıkaya, makam peşinde koşanlardan değil, inancını canı pahasına savunan fedakâr yiğitlerdendi.
ÇELİK BİLEKLER VE İNANÇLI YÜREK
Hayatı, fabrika düdüklerinin sesiyle ve milletin geleceği kaygısıyla örülmüştü. Bir yandan rızkını kazanmak için gücünü harcarken, diğer yandan ruhunu besleyen ideallere sıkı sıkıya bağlıydı. O, ne bir silahşordu, ne de bir komutan; o, sadece davasına sadık, onurunu kirletmeyen bir vatan evladıydı. Karanlığın kol gezdiği, fitnenin pusuda beklediği o zorlu yıllarda, Hasan Sarıkaya’nın duruşu, inancın ve cesaretin yıkılmaz kalesiydi. O, tehlikenin her an kapıda olduğunu bilerek yaşıyor, ancak geri adım atmıyordu.
ZULMETİN PUSU KURDUĞU YOL
Takvimler, 11 EKİM 1979 gününü gösteriyordu. Günlük mesaisi bitmiş, yorgun bedenini dinlendirmek üzere evine doğru ilerliyordu. Ne bir koruması vardı, ne de bir zırhı; Hasan Sarıkaya’nın tek gücü, iman dolu yüreğiydi. İşte tam da bu masumiyet anında, zulmetin en sinsi oyunu sahnelendi. Haince kurulan bir pusu, karanlığın yüz yüze gelmeye cesaret edemeyen iki devrimci-komünist kurdu tarafından bekletiliyordu.
Korkaklar, dürüst bir çatışmaya asla girmeye cesaret edemezlerdi. Onlar, ancak sinsi bir saldırının ardına saklanabilirlerdi. O gün, Ankara’nın sokaklarında, iki karanlık gölge, tek başına yürüyen o yiğide saldırdı.
DESTANIN SON NEFESİ
Pusunun kurulduğu o an, Hasan Sarıkaya için bir geri çekilme değil, inancı için atılan son ve en büyük adım oldu. Onun omuzlarına yüklenmiş olan davanın ağırlığı, fiziksel gücünün çok üzerindeydi. Detaylar, o anın dehşetiyle kaybolmuş olsa da, bilinen tek gerçek şudur: Hasan Sarıkaya, o iki hainin karşısında dik duruşundan vazgeçmemiş, karanlık emellerin onu yutmasına izin vermemiştir.
11 EKİM 1979’da, Ankara’da düşen her damla kan, bu büyük işçinin, bu fedakâr ülkücünün sadece şehadetini değil, aynı zamanda millete olan ebedi bağlılığını da mühürledi. Hasan Sarıkaya, basit bir işçi olarak yaşadı; ancak bir kahraman, bir şehit olarak sonsuzluğa yürüdü.
"Bazı hayatlar biter, bazıları ise adını, milletin yüreğine sonsuz bir destan olarak yazar. O’nun adı, onurla yazılan bir destandır."