"Bazı ömürler, uzun bir hikâyeye sığmayacak kadar kısadır; onlar, bir meşale gibi yanıp, geride sadece küllerini değil, onurun ebedi izini bırakırlar."
I. YAŞAMINDAN KISA BİR YÜKSELİŞ
O, yirmi bahar görmüş bir fidan, henüz hayatın tüm yükünü omuzlamış genç bir babaydı. Adı Erol Türkmen. Doğduğu yer İstanbul’un kalabalığı olsa da, Rize’nin sarsılmaz dağ ruhunu taşıyordu damarlarında. Kader onu, ailesiyle birlikte, destanının yazılacağı başkent Ankara’ya sürüklemişti. Etlik semtinde kurduğu mütevazı yuva, onun hem sığınağı hem de çetin mücadeleler için yola çıktığı son limandı.
Evliydi, bir çocuğunun sıcak nefesini tanımış olmanın onurunu yaşıyordu. Henüz hayatını tamamlamamış bir öğrenciydi (İncirli Lisesi beklemeli). Mesleği hanesi boş kalsa da, o makamlara ve unvanlara sığmayacak çok daha büyük bir davaya adanmıştı. Erol Türkmen’in kimliği, sadece kimlik kartındaki satırlardan ibaret değildi; o, idealist bir yürüyüşün, kararlı bir duruşun adıydı.
II. ZULMÜN VE ONURUN SINAVI
Mücadelesi, zorlu bir ateş çemberinden geçiyordu. Onlarca cinayet, çaresizliğin ve iftiranın ağır yükü gibi omuzlarına yıkılmak istenmişti. Karanlık sorgu odaları, işkencenin en zalim hallerini tattırsa da, Erol Türkmen’in çelikten iradesi asla bükülmedi, suçlamaları kabule zorlanamadı.
Ancak zulüm, bedeni aşan bir boyuta ulaştı. Onuruna ve kutsal ailesine yöneldiler. Başkomiser, alçak bir psikolojik işkence uygulamak için, genç kahramanı aşağılamak gayesiyle eşini sorgu odasına getirtti. Bu eylem, sadece bir işkence metodu değil, bir erkeğin yuvasına, namusuna atılan karanlık bir lekeydi. Erol Türkmen’in ruhunda yanan intikam ateşi, işte bu hadiseden sonra alevlenmeye başladı.
III. ŞAFAK BASKINI VE TÜRK TERBİYESİ
12 Eylül darbesinin gölgesi ülkenin üzerine çökmüştü. Artık adaleti arayacak kapı kalmamış, hesaplaşma vakti gelmişti. Erol Türkmen, onurunu çiğneyen, ailesine el uzatan Başkomiserin evini bastı. Hesap sorma, belki de son bir ders verme arzusuyla, Başkomiserin karısını ve çocuğunu rehin aldı.
İntikam, o an avucunun içindeydi. Gözünü kırpsa, öfkesini dindirebilirdi. Ancak o an, tarihe geçecek bir vicdan muhasebesi yaşandı. Karşısında yalvaran bir kadın ve masum çocukların çaresizliği vardı. Kalbi kinle doluydu belki, ama merhamet ve kadim Türk terbiyesi ağır bastı. O, masumları hedef alamazdı. Kendi canını tehlikeye atmak pahasına, rehineleri serbest bıraktı. Erol Türkmen, o karanlık gecede bile, düşmanının ailesini bağışlayarak yiğitliğin en yüksek mertebesine ulaştı.
IV. HAKİKATİN ATEŞLE YAZILDIĞI AN
Merhameti, ona teslim olma şansı vermedi. Vicdanının sesini dinleyip, rehineleri salıvermesinin hemen ardından, Erol Türkmen’in üzerine acımasızca yüründü. Ona bir teslim ol çağrısı dahi yapılmadı; sanki o an, verilmiş bir hüküm infaz edilmeliydi. Ateş açıldı.
16 EKİM 1980 Perşembe günü, Ankara’da, 20 yaşındaki bir idealist, canını merhametine kurban etti. Çıkan çatışmada şehit olduğu kayıtlara geçse de, hakikat; onuru için direnen bir yüreğin, merhameti seçtiği için infaz edildiğiydi. O, arkasında bıraktığı yuvayı ve genç bir çocuğu, sarsılmaz bir onur mirasıyla terk etti. Bedeninin son durağı, Karşıyaka mezarlığının serin toprağı oldu; ruhu ise ebediyete yükseldi.
"Adı sadece bir mezar taşında yazılı kalmadı; o, intikam ateşini kalbinin merhametiyle söndüren bir yiğitlik dersi olarak tarihe mühürlendi."