"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; karanlığa karşı dikilen bir anıt, bir milletin vicdanında yankılanan destansı bir feryat olur."
KİMLİĞİ VE BİR ADANMIŞLIĞIN DOĞUŞU
O, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinden yükselen bir yiğit, topraklarının bereketini ve mertliğini ruhunda taşıyan bir isimdi: Arslan Baysal. Henüz gençliğinde dahi, sadece ticaretle uğraşan sıradan bir esnaf değil, inançlarının uğruna en çetin mücadeleyi göze almış bir fikir adamıydı. Tarihin en zorlu ve sisli demlerinde, Arslan Baysal, bölgenin kaderini çizecek olan MHP Siverek teşkilatının kurucularından biri olarak, davasını kendi elleriyle inşa etme cüretini gösterdi.
SEKİZ EVLADIN BABASI, DAVA’NIN SİPERİ
Arslan Baysal, sadece idealleri için değil, her biri geleceğe umut taşıyan sekiz can için de yaşıyordu. Beşi kız, üçü erkek olmak üzere sekiz çocuğun babasıydı. Ailesinin sorumluluğu, onun omuzlarına yüklenmiş kutsal bir emanetti. Siverek’te başlayan bu zorlu mücadele, ailesinin güvenliği ve davanın selameti adına bir göçü zorunlu kıldı. Urfa’ya gelerek Eyyüp Peygamber Mahallesi Şıh Maksut Semti’ne yerleşti. Askerlik görevini tamamladıktan sonra Şıra Pazarı’nda bir komisyoncu dükkânı açtı. O, ekmeğini namusuyla kazanan, ancak ruhunu asla satmayan bir iş adamıydı.
TEHDİTLERİN GÖLGESİNDE DİK BİR DURUŞ
1970’lerin karmaşasında, ülkenin kaderi pazarlık konusuyken, Arslan Baysal Urfa’da zulme ve ideolojik baskıya boyun eğmedi. O, döneminin devrimci Belediye Başkanının karşısına, yalnız ama onurlu bir sedayla çıktı; zulmün gücüne kafa tuttu. Bu meydan okuma, onu hedef tahtasına yerleştirdi. Artık her anı, gözdağı ve zehirli takip altındaydı. Her köşe başında bir tehdit, her sokakta bir gölge onu izliyordu. Arslan Baysal, kendisine yönelen bu karanlık rüzgârı biliyor, tehlikenin soğuk nefesini ensesinde hissediyordu. Ancak sekiz evladının geleceği için, inancının sarsılmazlığı için, geriye bir adım atmayı reddetti. O, canı pahasına bir duruş sergiledi.
SON SABAH: ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ (08 EKİM 1978)
Takvimler 08 Ekim 1978 Pazar sabahını gösteriyordu. Bu, Arslan Baysal’ın evinden işine doğru atacağı son adımlardı. O sabah, tehditlerin ve takibin gölgesinde dahi olsa, vazgeçilmez davasına hizmet etmek için yola çıktı.
Evinin kapısından ayrıldı. Henüz yüz metre bile uzaklaşmamıştı ki, kaderin o acımasız ve karanlık pususu devreye girdi. Kim bilir, o an Arslan Baysal ne düşündü? Geriye dönüp sekiz çocuğunun yüzünü mü hatırladı, yoksa uğruna her şeyi feda ettiği davasının sarsılmazlığını mı? Bilinmez. Ancak o yüz metrelik mesafenin her adımı, onun kahramanlık yürüyüşüydü.
Aniden patlayan namlular, yalnızca kurşun değil, kin ve kan kustu. O an, bir ülkücü daha, inançlarının bedelini hayatıyla ödedi. O, sadece bir iş adamı değil, bir milleti uyandırmak için kendini feda eden bir meşaleydi.
SONSUZLUĞA UĞURLANIŞ
Arslan Baysal’ın bedeni düştüğü yerde kaldı, ancak davasının sesi Urfa’nın semalarında yankılanmaya devam etti. O, Harrankapı aile mezarlığına defnedildi. Ruhu, 08 Ekim 1978 günü, bir şehadet nişanıyla ebediyete yükseldi.
"Arslan Baysal, tehditlerin üzerine yürüyen bir cesaretin adı; o sadece sekiz çocuğuna değil, adalet ve hakikat arayışındaki bir milletin vicdanına da babalık etmiştir."