"En ağır yük omuzlandığında bilinir ki, bazı adamlar için hayat, uğruna ölümü göze aldıkları bir yeminleşmedir."
BOLU’DAN İSTANBUL’A TAŞINAN YÜREK
ÜLKÜCÜ ŞEHİT RECEP HAŞATLI
Anadolu’nun kadim toprakları, Bolu’nun Gerede ilçesi, bir yiğidi vatanın en çalkantılı dönemlerine emanet etmişti. Recep Haşatlı, sadece bir isim değil, inancın ve gayretin somutlaşmış haliydi. O, alın teriyle yoğrulmuş bir iş adamıydı; Orlon İplik Fabrikasının sahibi, ticaretteki başarısını davasının hizmetine sunmuş bir esnaftı. İstanbul'un devasa çarkları içinde, maddiyatın ötesinde bir hedefle yaşıyordu.
ÖLÜMÜ PEŞİN PEŞİN GÖZE ALAN SANCAKTAR
Takvimler 1978 yılını gösterdiğinde, kırk sekiz baharı geride bırakmış olan bu adam, ömrünün en zorlu, en tehlikeli görevini üstlenmişti. O karanlık çağda, MHP ve ülkücü teşkilatlarda görev almak, kuru bir görev tanımı değil, bizzat ölümü peşin peşin göze almak demekti. Recep Haşatlı, bu gerçeği en iyi bilenlerden biri olarak, İstanbul MHP İl Başkanlığı makamına oturdu. O makam, kurşunların gölgesindeki bir nöbet yeriydi. O, rahat ve huzur dolu Göztepe’deki evini, davasının ateş çemberiyle kuşatılmış İstanbul’un merkezine dönüştürmüştü.
KADERİN PUSUSUNA SON DÖNÜŞ
3 Ekim 1978, yalnızca bir tarih değil, bir ihanetin ve büyük bir fedakârlığın miladı olacaktı. Yoğun bir günün, belki de ölüme meydan okuyan sayısız toplantının ardından, gece geç saatlerde yuvasına dönüyordu. Yanında, canından çok sevdiği, kendisiyle aynı kaderi paylaşacak olan oğlu vardı. Göztepe Kayışdağı Caddesi üzerindeki evlerine ulaştılar. Evine varmış bir baba edasıyla, yorgunlukla otosunu park etmeye başladığı o an...
ŞEHADET ANITI VE YAYLIM ATEŞİ
O an, pusunun karanlığı yırtıldı.
Hainlik, en alçak yüzünü gösterdi. Vatanın birliğini ve inancın gücünü temsil eden bu kahraman adama karşı, pusuda bekleyen alçak komünist köpekler, sinsi bir yaylım ateşi başlattılar. O kurşunlar sadece bir bedene değil, bir ailenin geleceğine, bir davanın onuruna sıkılıyordu.
Recep Haşatlı, bu hain saldırı neticesinde, en büyük fedakârlığı yaparak, kucağında taşıdığı inancın bedelini kanıyla ödedi. 48 yaşında, davası uğruna şehadete erdi. Ancak ne acıdır ki, bu kahramanlık destanında yalnız değildi. Oğlu ile birlikte, o karanlık gecenin sonunda, aynı anda Hakk’a yürüdüler.
EBEDİ NÖBET
İstanbul, Merkez Efendi Mezarlığı, bu iki kahramanı, baba ve oğulu, yan yana koynuna aldı. Onlar, 3 Ekim 1978 gecesinin dondurucu vedasıyla, zulme karşı dik duruşun ve ölüme meydan okumanın simgesi olarak, ebedi nöbetlerine başladılar. Onların şehadeti, sadece bir kayıp değil; ülkücü ruhun yenilmezliğine yazılmış, silinmez bir mühür oldu.
"Vatan için ödenen her bedel, gelecek nesillerin hafızasına kazınan, silinmez bir onur ve hürriyet dersidir."