"Yirmi bahar gören her fidan, kök salmaya değil, bir bayrak direği olmaya yemin etmez. Kimi ruhlar, ebediyeti yaşamak için fani bedeni gözden çıkarır."
KİMLİĞİNİN MÜHÜRLEDİĞİ YİĞİTLİK
Anadolu’nun bereketli toprakları, Nazilli’nin Kuşbaz mahallesinde filizlenen asil bir ruhtu o. Adı Mesut Yergin. Takvimler 1977’yi gösterdiğinde, henüz yirmi yaşının baharını yaşıyordu. Yirmi yaş; hayallerin en coşkun, umutların en taze olduğu çağ. O, sadece ailesinin Aydın’daki yuvasından değil, vatanın geleceği uğruna İzmir’deki ilim merkezine doğru yola çıkmış, ülkücü duruşuyla kısa ömrüne büyük bir mana yüklemişti.
BİLİM YOLUNDAN YÜKSELEN MİRAS
Mesut Yergin, Ege Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nin koridorlarında hem bilime hem de inandığı değerlere adanmış bir hayat sürüyordu. İzmir, sadece bir eğitim şehri değil, aynı zamanda idealler uğruna verilen çetin mücadelenin de merkez üssüydü. O, karanlık ideolojilerin üniversite duvarlarını kuşattığı bir dönemde, Fikir ve Aksiyonun ateşten gömleğini giymiş, ders sıralarında ilim peşindeyken dahi yüreği vatan sevgisiyle çarpıyordu. Mesut, sadece bir öğrenci değil, memleketinin geleceği için bir kalkandı.
14 EKİM 1977: SON DERS
O gün, 14 Ekim 1977 Cuma günü, takvim yapraklarına acı bir kader yazılıyordu. İzmir’in sisli havası, henüz farkında değildi bu büyük fedakârlığın. Eczacılık Fakültesi’nde ders saatleri olağan akışında devam ederken, o anlar tarihin en hain saldırılarından birine sahne olacaktı. Mesut Yergin, bilgiye uzanan elleriyle kitaba dokunurken, dışarıda pusu kuran karanlık bir nefret çemberi onu bekliyordu.
İDEALLERİN KALE DUVARINDA YÜKSELİŞİ
Korkaklık, daima kalabalıkla gelir. Devrimci-komünist militanlar, kalplerine korku saldıkları masum bir dersliği basarak, Mesut Yergin’in üzerine yürüdüler. Silahların gölgesinde, ideallerine sahip çıkan bir yiğide karşı kurulan bu pusu, tarihe utançla kazınmıştır.
Mesut Yergin’in o anki duruşu, sekiz kurşundan daha ağırdı. O, geri adım atmadı, teslimiyeti seçmedi. Silahların namluları kendisine dönerken, Eczacılık sınıfı, yalnızca kurşun seslerini değil, aynı zamanda yirmi yaşındaki bir Bozkurt’un göğsünde taşıdığı sarsılmaz imanı da duyuyordu.
KURUŞUNLARA SIĞMAYAN ŞEHADET
İhanetin kurşunları amansızdı. Vatan aşkının karşısında duramayanlar, çelikle cevap verdiler. Tam sekiz kurşun isabet etti yiğit Mesut’un bedenine... Her bir kurşun, sadece bir eti değil, aynı zamanda millete uzatılan bir eli hedef alıyordu.
Ancak o kurşunlar, onun bedenini yere serse de, Mesut Yergin’i susturamadı. O, yirmi yaşında, İzmir’de bir üniversite sınıfında, inanç ve adanmışlığın en yüksek bedelini ödedi. Kanı, vatanın birliğine ve ülkücü duruşun ebediliğine şahitlik etti. O, bir şehit olarak düştü; tarihin sayfalarına, üniversite koridorlarında şehadete yürüyen bir bozkurtun destanını yazarak…
"O, sadece yirmi yıllık bir ömür sürmedi; o, 14 Ekim sabahı bir derslikte, adanmışlığın destanını sekiz kurşunla mühürleyen ve toprağın asil vatan bildiği yiğit bir Bozkurt olarak tarihe yazıldı."