"Bazı ömürler kısa sürer; ama arkalarında bıraktıkları iz, bin yıllık bir destanın imzası olur."
MİLLETİN YÜREĞİNDEKİ MÜHÜR
Selahattin Faruk Sevinç… O, Anadolu’nun derin köklerinden, Yozgat’ın Akdağmadeni ilçesine bağlı Kirsin Kavağı Köyü’nden fışkıran, tertemiz bir imanın timsaliydi. Vatan toprağının sadeliğini ve yiğitliğini taşıyan bu genç, ilk ışıklarını köyünün mektebinde aldı, ortaokulu Akdağmadeni’nde tamamladı. Ama kader onu, sadece bir eğitim alması için değil, aynı zamanda daha büyük bir mücadelenin merkezine, başkentin en çetin cephesi olan Ankara’ya çağırmıştı. O, sadece bir öğrenciydi; ancak hayatı, bir milletin varoluş mücadelesinin en keskin savaş meydanına dönüştü.
ADANMIŞ BİR GENÇ ÖMRÜ
Ailesiyle birlikte başkente, yangın yerine doğru ilerledi. Ankara Yapı Sanat Lisesi, onun sadece bir eğitim yuvası değil, aynı zamanda milli duruşun kalesini kurduğu, idealizmin cephesi olacaktı. O, sıralarda otururken dahi, milletinin geleceği için kılıcını kuşanmış bir nefer gibiydi.
İLK SALDIRI VE AİLESİNİN SINAVI
Ancak karanlık, pusuda bekliyordu. Gençliğin bu pırıl pırıl inancına, bu çelikten duruşa tahammül edemeyenler vardı. Kinin ve ihanetin dili, taşlara ve sopalara bürünmüştü.
Bir Cuma günü, mukaddesatın huzurundan, caminin kapısından dışarı adımını attığında, kızıl-devrimci komünistlerin alçakça saldırısına uğradı. O an, vatanın bekası için ödenmesi gereken bedelin ilk taksitiydi. Aldığı yaralar ağırdı; tam üç ay boyunca hastane yatağında, inancı uğruna kanının bedelini ödüyordu. O, bu zorlu sınavı verirken, "Moskof dölleri" denen o hain eller, Selahattin’in ailesini dahi baskı altına almaya cüret etti. Bu baskı, onun mücadelesinin haklılığını ve büyüklüğünü kanıtlayan en acı mühürdü.
KADERİN OKULU: ANKARA YAPI SANAT
Tedavisinin ardından, canı pahasına da olsa, bıraktığı cepheye, okuluna geri döndü. Zira Yapı Sanat Lisesi, devrimci solcu-komünistlerin sinsi kuşatması altındaydı. Selahattin Faruk Sevinç biliyordu ki, eğer onlar geri çekilirse, Türkiye’nin yarınları karanlığa teslim edilecekti.
19 Ekim 1976 günü, mücadele yeniden alevlendi. O gün, lisenin dar koridorları ve sınıfları, bir beka savaşına sahne oldu. Selahattin, yalnız değildi, ülküdaşlarıyla omuz omuzaydı. Ancak düşman vahşeti sınır tanımadı; kavga esnasında, onun gözleri önünde bir ülküdaşımız daha kalleşçe bir bıçak darbesiyle yere yığıldı, şehadete doğru son nefesini verdi.
SON NEFES, SON DİRENİŞ
Arkadaşının kanının döküldüğü o uğursuz anda, Selahattin Faruk Sevinç’in duruşu, bir kahramanın geri çekilmeyi reddeden yeminine dönüştü. O, artık sadece canını değil, dökülen tüm masum kanların hesabını sırtlanmıştı.
Kaynaklar, o büyük mücadelenin hangi anında, nasıl bir fedakârlıkla düştüğünü detaylandırmasa da, tarih, 19 Ekim 1976’da Ankara’nın, onun son ve sarsılmaz direnişine şahit olduğunu kaydeder. O, bir öğrencinin kararlılığıyla, karanlığın üzerine yürüdü. O gün düşmanın yarattığı karmaşa ve vahşet, onun canını alabilir; ama ruhunu ve yürüdüğü hak yolu asla esir edemezdi.
Selahattin Faruk Sevinç, sadece bir kavgada düşmedi; o, milletinin ve inancının bekçisi olarak, geriye dönülmez bir ateşe doğru yürüdü ve canını feda etmeyi seçti. Ölüm, onu değil; o, ölümü yendi ve 19 Ekim 1976 günü adını ebediyete, genç bir destanın son ve en parlak sayfası olarak yazdırdı.
"Onun şehadeti, sadece bir tarihin sonu değil, vatanı canı pahasına savunanların yeminidir; o genç bir ruhun, millete adanmışlığının en büyük senedidir."