"Bazı ruhlar, topraklarına olan borcunu hayatıyla öder. Onlar, ölümü değil, davanın sessizliğini yener."
GİRESUN’DAN İSTANBUL’A YANAN BİR MEŞALE
Hüsnü Tepe… Adı, Karadeniz’in inatçı rüzgârıyla Giresun’dan kopup, İstanbul’un karanlık dehlizlerinde ülkücü davanın sancağını taşıyan bir yiğidin yeminidir.
O, sıradan bir hayat sürmeyi reddetmişti. Ailesiyle birlikte Kasımpaşa-Hasköy’ün Arabacılar semtinde oturuyor olsa da, onun asıl yuvası inancının yeşerdiği topraklardı. Beyoğlu’nun siyasi atmosferinde MHP İlçe Sekreteri olarak görev yapıyor, aynı zamanda Ülkücü İşçiler Derneği’nin çelikleşmiş kadrosunda yer alıyordu. Onun mesleği (her ne kadar kayıtlar bu detayı saklasa da), şüphesiz ki, bir ülküye adanmış bir ömrün fedakârlığıydı.
DÜŞMANIN GÖLGESİNDE BİR DİRENİŞ
Hüsnü Tepe’nin duruşu, ideallerine olan sarsılmaz bağlılığı sebebiyle onu düşmanların gözünde bir hedef tahtasına çevirmişti.
O, korkunun adını dahi bilmeyenlerdendi. Defalarca saldırıya uğramış, karanlık gölgelerin tehdidi altında yaşamıştı. Ancak her saldırı, onun inancını daha da çelikleştirdi, onu yolundan döndürmek isteyenlere karşı bir kalkan oldu. Hüsnü Tepe, geri adım atmadı; o, yolun dikenli olduğunu bilerek, yalnızca millete hizmet aşkıyla ileri yürümeyi seçen bir kahramandı.
3 EKİM 1978: KARARLILIĞIN SON GÖREVİ
Takvimler, 3 Ekim 1978 Salı sabahını gösteriyordu. İstanbul, henüz günün gürültüsüne yeni başlıyordu. Hüsnü Tepe, hayatın akışına karışmış, Halıcıoğlu postanesine girmişti. Saatler 10:55’e yaklaştığında, sıradan bir gün, bir destanın son perdesi olmaya hazırdı.
Postanenin kapısı kırılırcasına açıldı. İçeri sızan komünist militanların amacı, rastgele bir şiddet eylemi değildi; hedefleri netti, adresleri belliydi: Hüsnü Tepe.
YÜREĞE SAPLANAN YEMİN
O an, tüm zaman durdu. Silahlı sesler, postane içindeki masum insanların dehşetini hiçe sayarak gürledi:
“Kimse kıpırdamasın! Bizim işimiz faşist Hüsnü ile!”
Bu sözler, aslında bir idam hükmü değil, Hüsnü Tepe’nin davasında ne denli büyük bir öneme sahip olduğunun ilanıydı. Hainler, onun sadece bedenini değil, Beyoğlu’nda temsil ettiği inancı susturmak istiyorlardı.
Hüsnü Tepe, o an, geri çekilmeyi seçmedi. O anın tam detayları, son direnişi nasıl gösterdiği bilinmese de, Hüsnü Tepe’nin bir adım dahi geri atmadığı kesindir. Gözlerinin içine bakarak, tehdidin üzerine yürüyen bu yiğide, alçakça kurşunlar yağdırıldı. Her kurşun sesi, bir hayatın bitişi değil, bir idealin mühürlenişiydi.
3 Ekim 1978 günü İstanbul’da, Halıcıoğlu postanesinde, Hüsnü Tepe, hayatını adadığı sancağı kanıyla yücelterek şehadet mertebesine yükseldi. O, korkaklığın karanlığına karşı, inancın ve adanmışlığın aydınlığını bıraktı.
"Göğsünü siper edenler, sadece ölmezler; onlar bir milletin hafızasında sonsuzluğa doğarlar."