"Kimi yiğitler, hayatı bir tezgâh gibi dokur; ancak son adımlarını atarken anlarlar ki, o tezgâhta sadece kumaş değil, bir milletin onuru da işlenmektedir."
KİMLİĞİ: ADANA TOPRAĞINDAN YÜKSELEN SES
Adana'nın sıcak, kadim toprağında filizlenmiş, 30 yıllık hayatına üç evlat sevgisini ve bir eşin sarsılmaz desteğini sığdırmış bir isimdi o: Ahmet Yolaç. O, sadece bir esnaf değildi; o, Sinanpaşa Mahallesi'nin vicdanı, Oya Çilem Tuhafiye adlı dükkânın ardındaki çalışkan ruhuydu. Her sabah kepenkleri açtığında, rızkını sadece ailesi için değil, inandığı değerler uğruna da kazanan bir Ülkücü duruş sergiliyordu. Onun hayatı, bir ticaret ahlakından ibaret değil, aynı zamanda millete ve maneviyata adanmışlığın sessiz bir destanıydı.
DİRENİŞ VE ADANMIŞLIĞIN YUVASI
Ahmet Yolaç'ın yaşamı, 1970'lerin o çetin, fırtınalı yıllarına denk gelmişti. Dükkânı, sadece tuhafiye malzemelerinin satıldığı bir yer değil, aynı zamanda mahallesine huzur getiren bir direniş noktasıydı. 30 yaşında, hayatının baharında, omuzlarında taşıdığı sorumluluk ağırdı: Evlatlarına iyi bir gelecek bırakmak, eşine destek olmak ve yurdun dört bir yanında esen kargaşa rüzgârına karşı iman dolu bir set oluşturmak. Her bir kararı, her bir duruşu, kuru bir yaşam biçimi değil, bir idealin somutlaşmış haliydi.
05 EKİM 1979: SON CUMA YOLCULUĞU
Takvimler, 05 Ekim 1979 Cuma sabahını gösteriyordu. O gün, Ahmet Yolaç için sıradan bir Cuma değildi. Ruhunu dinlendirecek, imanını tazeleyecek o mukaddes ibadete, Cuma namazına hazırlanmıştı. Üzerindeki telaş, sadece günlük hayatın koşturmacası değil, kalbindeki ilahi çağrının sesiydi. Adana sokakları, binlerce kez yürüdüğü o yollar, o gün onun için bir mabet yolu haline gelmişti. Hiçbir tehlikeye aldırmadan, gözünü karartmış karanlık ellerin pususunu umursamadan, camiye doğru kararlılıkla yürüyüşe geçti. O, sadece fiziksel bir mesafe kat etmiyordu; inancının en yüce zirvesine doğru ilerliyordu.
KAHRAMANLIĞIN ALIN YAZISI: O KARANLIK PUSU
Ne yazık ki, o dönemin gözü dönmüş, vicdanı körelmiş devrimci solcu-komünist katilleri, sadece dükkânları, sadece binaları değil, en kutsal değerleri hedef alacak kadar alçalmışlardı. Ahmet Yolaç, camiye doğru attığı her adımda, adeta kendi cellatlarına doğru yürüyordu.
Ve o an geldi.
Karanlık bir köşeden fırlayan, nefretle dolu mermiler, vatan sevgisi ve imanla atan o yiğit göğsü hedef aldı. O sessiz Adana sokağı, birdenbire ihanetin ve zulmün sesleriyle yankılandı. Ahmet Yolaç, kutsal vazifesini yerine getirmeye giderken, namluların hedefi oldu. Aldığı kurşun yaraları, onun bedenini o an durdurdu, ancak bıraktığı mirasın ruhunu ebedileştirdi. Olay yerinde, yürüdüğü Cuma yolunda, şehadet mertebesine erişti. 30 yıllık ömrünü, üç evladının babası olmanın onurunu, milletinin ideallerine kurban ederek, geride silinmez bir kahramanlık izi bıraktı. O, ölümüyle bile, Adana sokaklarında adaletin ve inancın daima galip geleceğini haykırdı.
"Şehitler ölmez; onlar sadece, yürüdükleri iman yolunun en son ve en şerefli durağında, vatanın ebedi bekçileri olarak nöbete başlarlar."