"Adını değil, duruşunu miras bırakanlar, tarihin en çetin sınavında göğüs gersin diye yaratılmıştır."
BİLİNMEYENDEN GELEN YİĞİT
O, Habib Durmuş’tu. Ülkücü Şehit olarak tarihin ve vicdanın sayfalarına yazılan bir ad. Onun kahramanlığı, makamında ya da mevkisinde gizli değildi; zira o, bu dünyaya hangi topraklardan filizlendiğini ya da hangi mesleğin hamurunda yoğrulduğunu bize bildirmeyi reddeden bir fedaiydi.
Hayatı, bir olgular listesi değil, bir adanmışlık yeminiydi. Doğduğu yerin coğrafyası ve geçimini sağladığı meslek, şehadeti karşısında silinip gitmiş, önemsizleşmişti. Habib Durmuş, sadece inancının ve davasının bir neferi olarak anılmayı seçmişti; o, sıradanlığın ötesinde, davası için kendini tamamen feda eden bir ruhun somutlaşmış haliydi.
YÜREĞİN ÇARPTIĞI ŞEHİR: İSTANBUL
Takvimler 05 EKİM 1980 tarihini gösterdiğinde, ülkenin kaderi en karanlık günlerini yaşıyordu. Ve Habib Durmuş’un son nefesini verdiği yer, tesadüfen seçilmiş bir köşe değildi; binlerce yıllık medeniyetin beşiği, imparatorlukların başkenti İSTANBUL’du. Bu büyük şehir, sadece bir coğrafya parçası değil, aynı zamanda ülkücü mücadelenin de en çetin cephesiydi.
Habib Durmuş, o puslu günlerde, İstanbul’un sokaklarında, davasının bayrağını yere düşürmemek için yürüdü. O, sıradan bir hayat sürme lüksünü elinin tersiyle itmiş, kargaşanın ortasında duruşuyla sarsılmaz bir kale olmayı seçmişti.
SON ADIM: MEÇHULİYETİN DESTANI
Olay günü... İşte neferin hikayesinin en destansı ve en sarsıcı bölümü burasıdır. Habib Durmuş’un 05 EKİM 1980 sabahı nasıl uyandığını, hangi sokaklarda yürüdüğünü, hangi tehdidin karşısına dikildiğini bilmiyoruz. Ham metin, bu son hesaplaşmanın detaylarını, kalleş kurşunun geliş açısını, kahramanın son sözlerini kaydetmeyi reddeder.
Ancak bu bilgi eksikliği, onun cesaretini küçültmez; aksine, büyüklüğünü kanıtlar. O, bilinen bir zafer için değil, bilinmezliğin ta kendisine, önceden belirlenmiş bir akıbetin ateş çemberine yürüdü. Olayın karanlık perdesi, Habib Durmuş’un bir plan veya hesap yapmadan, sadece idealinin gereğini yerine getirdiğini gösterir. O gün, ya da o an, onun yüreğiyle aldığı o son karar, tüm hayatının özeti oldu. Bir geri dönüş ihtimali yoktu; sadece ülkü uğruna verilecek bir can vardı.
ŞEHADETİN EBEDİLİĞİ
05 EKİM 1980. İstanbul’un betonlarında, bir yiğidin kanı kurudu ama ruhu semaya yükseldi. Habib Durmuş, Ülkücü Şehitler kervanına adını yazdırarak, sadece bir ölüm değil, ebedi bir varoluş seçti.
Onun hikayesi, nerede doğduğuna veya ne iş yaptığına bakılmaksızın, bir milletin vicdanına adanmışlığın en saf timsali olarak mühürlendi. O, yalnızca bir isim değil; fedakarlığın ve onurun, tarihin en zorlu dönemecinde gösterdiği sarsılmaz cesaretin ta kendisidir.
"Bazı hayatlar, en büyük hikayeyi, geride bıraktıkları sessiz ve sarsılmaz bir adanmışlıkla anlatır."