“ŞEHADET, BİR SON DEĞİL, UĞRUNA BİR ÖMÜR VERİLEN İLK BÜYÜK ZAFERDİR.”
I. YÜKSELEN SES: KİMLİĞİ VE MİRASI
Niğde’nin kadim topraklarından, Koyunlu Kasabası’ndan doğmuştu. Yedi kardeşin ortancası, kalbi erken yaşta vatan aşkıyla mühürlenmiş bir Türk milliyetçisiydi. Ailesi Tokat’a taşınsa da, davası onu Eskişehir’in siyasi çatışmalarla sınanan üniversite koridorlarına çağırmıştı.
Henüz 24 yaşındaydı. Gözlerinin feri, taşıdığı yükün ağırlığından daha parlaktı. O sadece bir öğrenci değildi; Tokat Ülkü Ocaklarında görev almış, davasına adanmışlığının bir nişanesi olarak Eskişehir Üniversitesinde Fakülte Başkanlığı gibi en kritik görevi üstlenmiş bir liderdi. Genç yaşına rağmen, omuzlarında ülkücü hareketin sorumluluğunu taşıyan, tehlikeden kaçınmayan bir kahramandı.
II. ADANMIŞLIĞIN CEPHE HATTI
Şerafettin Karcı Başkan, mücadelenin en zorlu anlarında dahi bir adım geri atmayacağının ispatını kısa süre önce vermişti. Bir hafta sonra çıkması beklenirken, Salı günü cezaevinden tahliye olmuştu. Parmaklıkların ardındaki soğukluk, onun inancını asla zayıflatmamıştı; dışarı adım attığı an, doğrudan vazifesinin başına döndü.
Çarşamba günü, Eskişehir’in Tepebaşı mevkiinde, zafere olan inancını göstermek istercesine, ülküdaşlarıyla birlikte üç kahveyi birden işgal ettiler. Bu, davalarının sahada kurduğu bir direniş noktasıydı. Karşı cephedeki komünist gruplar, okulun altındaki Çelikler Kahvesi’nde yuvalanmıştı. O gün, toprak sahaya gelip tahrikler başlattılar. Taşlı kavgalar peş peşe yaşanırken, Başkan Karcı, bu bitmek bilmeyen düşman baskısının artık sona ermesi gerektiğine karar verdi.
III. LİDERİN SON KARARI VE ATEŞ ÇEMBERİ
O an geldiğinde, Şerafettin Başkan, bir komutanın kesinliğiyle konuştu. Hakkı Tuncay Demir’in tanıklığıyla tarihe geçen o emri verdi: “Son defa şunları okula kadar kovalayalım gidelim.”
Bu, bir geri çekilme değil, cepheyi temizleme kararıydı. Yirmi dokuz kahraman, emir üzerine iki koldan ileri atıldı. Kovalama başladığında, düşman cephesi binaların üstünden can havliyle odun, kömür ve ne bulurlarsa üzerlerine yağdırıyordu.
Başkan Şerafettin Karcı, tehlikenin tam ortasını seçmişti; yolun ortasından, adeta bir hedef tahtası gibi koşuyordu. Ülküdaşı kaldırımdan ilerlerken, o, en büyük riski göğüslüyordu.
Kovaladıkları grup, okulun altındaki ara yoldan kaybolurken, bir anda pusunun ortasına düştüler. Beş kişilik bir grup, karanlığın içinden, diz çökmüş vaziyette, onurlu gençlerin üzerine kurşun yağdırmaya başladı.
IV. ŞEHADETİN RENGİ
O kurşunlardan biri, 24 yıllık bir inancın ve adanmışlığın kalbine isabet etti.
Hakkı Tuncay Demir, vurulup geriye doğru düşmeye başlayan Başkan’ın yanına koştuğunda, gözlerinin önünde bir destan yazılıyordu. Şerafettin Karcı’nın boğazlı beyaz kazağı, aldığı o tek kurşunla anında kıpkırmızı kesilmişti. Beyaz, temiz inanç, can pahasına ödenen kan ile mühürlenmişti.
24 Ekim 1979 Çarşamba günü, Eskişehir’de, davaya adanmış genç bir lider, vicdanının sesini takip ederek yürüyüşünü tamamladı.
Ateş edenlerden üçü tespit edildi: Bursalı Mustafa ve Karslı Şehmuz. O karanlık gecede, Hakkı Tuncay Demir ve arkadaşları nezarethaneye, katiller ise hücreye atıldılar. Yıllar sonra mahkeme tutanaklarında, katillerin 25’er yıl ceza aldıkları yazsa da, hiçbir ceza, Şerafettin Karcı’nın bıraktığı boşluğu dolduramadı.
Şehit Şerafettin Karcı, genç yaşta omuzladığı ülkücü davasını, son nefesine kadar taşıyarak, adını kahramanlık destanına yazdırdı.
“O’NUN DÜŞTÜĞÜ YERDE, YALNIZCA KAN DEĞİL, GELECEĞE UZANAN BİR KARARLILIK YEMİNİ YEŞERMİŞTİR.”