"Yürekleri vatan aşkıyla mühürlenmiş olanlar, karanlığa bir mum yakmak için en ağır bedeli ödemekten çekinmezler."
KAĞIZMAN’DAN YÜKSELEN YALIN BİR SES
Tarih 20 Ekim 1978’i gösterdiğinde, Kars’ın Kağızman topraklarından bir yiğit, adını fedakârlık defterine sonsuza dek yazdırıyordu: Yalçın Bora. O, ne bir makam sahibi ne de zengin bir tüccardı; mesleği çiftçilikti. Zorlukla geçinen, tırnağıyla toprağı kazıyan bu Anadolu çocuğu, bedenini besleyen toprağa ruhunu da adamıştı. Henüz 16 yaşında kurduğu yuvasından bir de kız evladı vardı; omuzlarında hem aile reisi hem de davasının neferi olmanın ağırlığını taşıyordu. Fakat hayatın zorluğu, onun kalbindeki iman ateşini söndüremedi.
İDEALLER İÇİN SAVAŞ CEPHEYE DÖNÜŞTÜĞÜNDE
Yalçın Bora, dönemin kızıl fırtınası karşısında dimdik duranlardandı. Bedenen toprağa bağlı olsa da, ruhu ülkücü mücadelenin en ön safındaydı. Komünistlerin bir korku ve kaos ağı örerek "kurtarılmış bölgeler" oluşturma girişimlerine karşı, geri adım atmayarak Ülküdaşlarının yanında saf tuttu. O, evini, ailesini ve hayatını tehlikeye atarak, inandığı değerler uğruna kendi cephesini kuran isimsiz kahramanlardan biriydi. Onun duruşu, sadece bir itiraz değil, Anadolu’nun ruh köklerinin teslim olmayacağının destansı bir beyanıydı.
İHANETİN PUSUYA DÖNÜŞTÜĞÜ AN
Olay günü, görevini tamamlamış, gönül bağını attığı Ülkü Ocakları Derneği’nden ayrılmış, evine doğru yollanmıştı. Ancak karanlık, pususunu çoktan kurmuştu. Tam dokuz-on kişilik bir ihanet çemberi, o namertler, ‘Moskof dölleri’ Yalçın Bora’nın yolunu kesti. Tek başına, silahsız ve hazırlıksız yakalanan bu yiğit, alçakça darp edildi ve adaletin olmadığı bir bilinmezliğe doğru kaçırıldı.
VAHŞETİN GÖLGESİNDEKİ SON DİRENİŞ
Yalçın Bora, kendilerince kurulan, hükmü baştan verilmiş bir ‘Halk Mahkemesi’nin karşısına çıkarıldı. Orada ne adalet vardı ne de insaf; sadece kin ve gaddarlık vardı. Bir halk çocuğu daha, inancından vazgeçmediği için en acımasız ve vahşi işkencelere tabi tutuluyordu.
Elleri arkasından bağlanmıştı. Bu, onun son, sessiz duruşuydu. Bilinmez olan, o anlarda kalbinde hangi duayı fısıldadığıydı; ama bildiğimiz tek bir şey vardı: Fiziksel acının sınırlarını zorlayan bu zulüm karşısında dahi, onun ruhu eğilmedi. Jiletle vücuduna yazılar kazıdılar; bedeni, cellatlarının nefretinin kanlı bir belgesi haline geliyordu. Kulakları kesildi, başı taşla ezildi… Bu, sadece fiziksel bir saldırı değil, bir inanca ve direnişe yapılan en aşağılık hakaretti. Ancak tüm bu vahşet, onun kahramanlığını pekiştirmekten başka bir işe yaramadı. Onu kurşunlayarak yere yıktılar; fakat yaktıkları ateş, onun ismini ölümsüzleştirdi.
BİR BABANIN DİLE GELMEZ ACISI
Şehadeti tamamlandıktan sonra, cansız bedeni Iğdır-Tuzla yolu üzerindeki bir köprünün altına, bir çöp gibi atıldı. Lakin hiçbir karanlık, bir kahramanın aziz hatırasını örtmeye yetmezdi.
Yalçın Bora’nın rahmetli babası, oğlunun vücudunda gördüğü vahşetin izleri karşısında dile gelmez bir şoka uğradı. Gördüğü manzaradan duyduğu tarifsiz acı, dilini bağladı. Tam beş altı ay boyunca tek kelime edemedi. Bu sessizlik, o dönemin acımasızlığına karşı Anadolu’nun yüreğinden yükselen en güçlü ağıt oldu. Yalçın Bora, sadece bir kızı yetim bırakmadı; o, ülkü ve iman uğruna canını feda edenlerin sancağını en yükseğe taşıdı.
"Yalçın Bora, bir insanın uğruna her şeyi feda edebileceği inancın ve toprağa düşen her damla kanın, sonsuz bir destana dönüştüğünü gösterdi."