"Bazı hayatlar, milletin istikbali için yazılmış destanların en vurucu mısrasıdır; genç yaşta çekilen kılıç, asla kınına geri dönmez."
KİMLİK VE ADANMIŞLIK YEMİNİ
Çorum’un İskilip ilçesinde filizlenmiş, Anadolu’nun yiğit toprağında serpilmiş bir fidanın adıydı: Yaşar Bostancı. Takvimler 26 Ekim 1979’u gösterdiğinde, bu kutlu Türk Milliyetçisi Ülkücü, henüz 24 yaşındaydı. Bir ömrün baharında, omuzlarında koca bir davanın ağırlığını taşıyordu. O sadece bir genç değil, idealler uğruna kurulmuş bir karargâhın, Ülkücü Gençler Derneği’nin (ÜGD) kurucularından biriydi.
DAVA UĞRUNA KURULAN YUVA
Hayat, onu ekmeğini kazanmak ve ailesine daha iyi bir gelecek sunmak için Amasya’nın Suluova ilçesine taşımıştı. Evliydi ve geride biricik evladını bırakmanın sorumluluğunu yüreğinde taşıyordu. Ayakkabı dükkânı, onun helal rızkının kapısıydı; ancak bu dünyevi meşgaleler, onu asıl mücadelesinden alıkoyamadı. Suluova’da MHP Gençlik Kollarında hemen görev aldı; çünkü o biliyordu ki, hayat şartları iyileşse bile, vatanın şartları iyileşmedikçe huzur bulunamazdı. O, dükkânında ayakkabı değil, gelecek nesillerin sağlam adımlar atacağı bir zemin inşa ediyordu.
TEHDİTLERİN KARŞISINDAKİ DİRENİŞ
Yaşar Bostancı’nın davasına olan sadakati, onu alçakça saldırıların hedefi haline getirdi. O’nun dükkânı, artık sadece bir ticaret yeri değil, karanlık odakların nefretini çeken bir nöbet mevkiydi. Hayatını hiçe sayan bir cesaretle, tehditlere meydan okudu. Henüz 10 günlük kısa bir zaman diliminde, dükkânı tam dört defa bombalandı. Bu saldırılar, O’na geri adım attırmak için yapılıyordu; ama Yaşar Bostancı her seferinde, inancının gücüyle enkazın üzerine yeniden doğdu. O’nun her açtığı kepenk, zulme karşı atılmış destansı bir çığlık gibiydi.
SULUOVA'DA SON AKŞAM
26 Ekim 1979 akşamı, Suluova’nın üzerine zifiri bir karanlık çökmüştü. Sadece gökyüzü değil, ilçenin tamamı elektriksiz kalmış, memleketin üzerine sinsice çöken tehlike, fiziki bir yokluğun suretinde kendini göstermişti.
O akşam, Cumhuriyet Caddesi'nde, O’nunla aynı yola baş koymuş can yoldaşı, ülküdaşı Mithat Bozkurt ile birlikte yürüyorlardı. Bu yürüyüş, sadece günlük bir güzergâh değil; davanın sahipsiz olmadığını haykıran, kararlı iki ruhun gece nöbetiydi.
SON 50 METRE: ŞEHADETİN SON NEFESİ
İki kahraman, o karanlık caddede ilerlerken, komünist militanlar, geceyi ve elektrik kesintisini siper edindi. Onlar, yüz yüze gelme cesareti olmayan, sinsiliğin ve kalleşliğin mührünü taşıyan gölgelerdi. Hain kurşunlar, iki ülküdaşın sırtından vurarak, bir anlık sessizliği kanlı bir çığlığa dönüştürdü.
Ülküdaşı Mithat Bozkurt, aldığı ilk yaralarla düştüğü yerde bir meşale gibi söndü, vatan toprağının kucakladığı ilk şehit oldu. Ancak Yaşar Bostancı... O, ağır yaralı olmasına rağmen, düşmedi.
O son an, Yaşar Bostancı’nın hayatının en destansı koşusuydu. Aldığı kurşun yarasının bütün acısına rağmen, düşmemek, yılmamak için attığı o 40-50 metrelik mesafe, sadece fiziki bir kaçış değil; hayatının son anında davasına olan bağlılığını ispat eden bir direniş yeminiydi. Her adım, geride bıraktığı ailesine, evladına ve ideallerine vedasıydı. Nihayetinde, Suluova'nın Cumhuriyet Caddesi'nde, tek başına attığı o son adımlar bitti ve Yaşar Bostancı, 24 yıllık ömrünü, mukaddes bir emanet olarak toprağa sundu.
"O artık bir biyografi maddesi değil, fedakârlığı ile bir nesle yol gösteren, karanlıkta dahi yürümekten vazgeçmeyen, sönmez bir kahramanlık ateşi olarak ebediyen kalacaktır."