"Bazı hayatlar, sadece yirmi bahar sürse bile, bir milletin kışını aydınlatır. Orhan Çakır’ın yanan meşalesi de bir gençlik destanının başlangıcı oldu."
KİMLİK: YİRMİ YAŞINDAKİ MİMAR ADAYI
Giresun’un TİREBOLU topraklarında yeşeren bir fidandı o. Ancak kader, onu İstanbul Kasımpaşa’da, bir ailenin umudu olarak büyüttü. Adı Orhan Çakır’dı. Yirmi yaşındaydı; hayatının, ülkesinin ve ailesinin geleceği üzerine kurulmuş büyük hayalleri vardı. Ankara’nın çetin kışlarında, sadece bir öğrenci yurdunda değil, aynı zamanda ülkücü davanın sarsılmaz kalesi olan Yenimahalle 6. Durak’taki bir öğrenci evinde kalıyordu.
O, sadece bir öğrenci değildi; Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’nde, memleketinin yarınlarını inşa etme aşkıyla kalem tutan bir mimar adayıydı. Henüz hayatının baharında, nişanlılık yeminiyle geleceğe dair bir yuvanın hayalini kuruyordu. Fakat bu genç yürek, aşkın ve bilimin ötesinde, Yenimahalle Ülkü Ocakları Derneği’nde yürüttüğü faaliyetlerle bir milletin bekasına adanmıştı.
ADANMIŞLIK: VAZGEÇİLMEYEN YEMİN
Türkiye’nin en karanlık, en çalkantılı günlerinde, Orhan Çakır tehlikenin üzerine cesaretle yürüdü. O, rahatlığı seçebilirdi; mimarlık fakültesinin laboratuvarlarına sığınıp, siyasetin ateşinden uzak durabilirdi. Ancak o, ocağın sıcaklığını, davasının soğuk ve çetin yolculuğuna tercih etti. Yenimahalle'de yaktığı meşale, sadece bir derneğin faaliyeti değil, bir genç adamın inandığı değerler uğruna tüm riskleri göze alışının sessiz ilanıydı.
30 EYLÜL 1978: SON VAZGEÇİLMEZ FEDAKÂRLIK
30 Eylül 1978 gecesi, Ankara’nın Yenimahalle’sinde, bir öğrenci evinde üç sınıf arkadaşı geleceği konuşuyordu. Orhan Çakır, Nurettin Çetin ve Kamil Balcı, o evin sarsılmaz duvarları arasında güvendeydiler, ta ki korkaklığın ve kalleşliğin soğuk sesi kapıyı çalana dek.
O karanlık anlarda, alçak katiller 19 numaralı evin kapısına dayandı. Sesler duyuldu; Orhan’ın net ve sorgulayıcı sesi: “Kim o?”
Alçaklar, pusunun ardına saklanıp, devletin kutsal adını lekeleyerek seslendi: “Polis, aç kapıyı!”
Orhan Çakır, o an sadece bir kapıyı açmıyordu; o, kapının ardındaki tehdidi, ev arkadaşlarına siper olmak için yüreğinin üzerine çekiyordu. O, bir kahramanın son kararını verdi. Kapı aralandığında, içeriyi tarayan kalleş kurşunlara ilk göğsünü siper eden de o oldu.
Kurşun sesleri ve Orhan’ın düşüş sesi, dehşetin pençesine düşmüş komşuların ruhlarına sinen korku yüzünden kimse tarafından duyulmadı. Orhan, o evde, arkadaşları için bir kalkan olarak şehitlik mertebesine yükseldi.
BEDEL VE EBEDİYET YOLCULUĞU
O dehşetli saldırıda, Orhan Çakır canını verirken; Nurettin Çetin mucize eseri yara almadı, Kamil Balcı ise kolundan yaralandı. Ancak bu kalleşliğin zincirleme bedeli, Orhan'ın düşüşüyle bitmeyecekti. Olaydan yaklaşık bir yıl sonra, bu saldırıdan yara almadan kurtulan Nurettin Çetin de Etlik’teki evlerinin taranması sonucu şehadete yürüdü. Kamil Balcı ise, kaderin ağır yüküyle, her iki saldırıda da o karanlık evin içindeydi.
Orhan Çakır’ın aziz na’şı, ailesinin yaşadığı İstanbul Kasımpaşa’ya götürüldü ve toprağa verildi.
Ancak bu kahramanlık destanının en yürek yakan kısmı, definin ertesi günü yaşandı. Yaşlı babası, oğlunun vatan uğruna verdiği mücadeleye onur duysa da, evladının acısına dayanamadı. Orhan'ın mezarının başında bıraktığı o tarifsiz hüzün, babasının kalbine saplandı. Gözyaşları kurumadan, kalp krizi geçirip, oğlunun yanına, ebedi istirahatgâhına yürüdü.
Komşular, korkularından olayı görmediklerini söyleseler de, vicdanlar susturulamazdı. İki yıl sonra, adaletin eli, o karanlık suikastçıları yakaladı ve işledikleri suçu itiraf ettirdiler.
Orhan Çakır, yirmi yaşında, vatan aşkıyla tutuşan bir nişanlı, bir mühendis adayı ve bir dava adamı olarak düştü. Ama onun fedakârlığı ve babasının çektiği o tarifsiz acı, 30 Eylül 1978’i sadece bir tarih değil, bir milletin vicdanına yazılmış, asla unutulmayacak bir destan haline getirdi.
"Bazı kahramanlar ölümü kapı eşiğinde karşılar; çünkü hayatı sevdiklerinden önce vatanı sevmenin, en büyük yiğitlik olduğunu bilirler."