“Bazı hayatlar, sadece yaşadıkları gün sayısıyla değil; davası uğruna verdikleri son nefesin ağırlığıyla ölçülür.”
YÜKSEK İRFAN VE MİLLİ DURUŞ
Emin Akyüz, dört evladın dördüncü yiğidi olarak dünyaya geldi ve adını sadece ailesinin değil, bir milletin vicdanına yazdırdı. Onun hayatı, sadece olgularla sınırlı değildi; o, adanmışlığın ta kendisiydi. Yıldız Üniversitesi’nin yüksek irfanıyla donanmış, Yüksek Mimar ve Mühendis olarak geleceği inşa etme sorumluluğunu omuzlamıştı. Bu, sadece bir meslek değil, memlekete hizmet etme yeminiydi.
İDEALE ADANMIŞLIK YEMİNİ
O, taş üstüne taş koymayı sadece mesleki bir görev değil, milli bir borç biliyordu. Bakırköy İncirlik Caddesi’ndeki evinden aldığı güçle, sadece mesleğinde yükselmekle kalmadı, idealist mücadelesinde de ön saflarda yer aldı. MHP Bakırköy İlçe teşkilatında görev alması, onun inandığı değerler için aktif mücadeleden kaçmadığının en büyük kanıtıydı. Dahası, ilim ve irfanı, teknik uzmanlığıyla birleştirerek, davasına omuz veren Ülkücü Teknik Elamanlar Derneği’nin kuruluşunda bizzat görev aldı. O, kalemini ve bilgisini davasının sancağı yapmış bir kahramandı.
KAHRAMANIN SON MESAİSİ
Takvimler 29 Eylül 1979’u gösteriyordu. İstanbul, siyasi karmaşanın gölgesinde ağır bir sabaha uyanmıştı. Sabah saat 09.30 sularında, Emin Akyüz, kendi alın teriyle kurduğu, rızkını kazandığı o kutsal mekânda, ekmek teknesi olan bürosunda çalışıyordu. Burası onun sadece iş yeri değil, aynı zamanda geleceğe dair tüm hayallerinin çizildiği sığınaktı.
SON DURUŞ VE EBEDİ YEMİN
Ancak o sabah, karanlık iki suret, iki alçak gölge büronun kapısından içeri sızdı. Onlar, en basit ama en yıkıcı soruyu sordular: “Emin Akyüz kim?”
İşte o an, bir insanın en kritik karar anıydı. Kaçabilirdi, saklanabilirdi. Fakat bir davanın erleri, inandığı ismin arkasına saklanmaz. Yüksek Mimar ve Mühendis Emin Akyüz, tüm cesaretini sesine yükleyerek, o iki katile doğruldu ve şöyle dedi: “O benim.”
Bu, sadece bir kimlik beyanı değil, aynı zamanda davasına verilen son sözdü, son yeminli duruşuydu. Silahlar çekildi. Hain kurşunlar, onun omuzladığı ideali, tam da ekmek kapısının eşiğinde vurdu.
SESSİZLİĞİN ORTASINDAKİ ŞEHADET
Emin Akyüz, kendi elleriyle kurduğu büronun içinde, vatanına adadığı ömrü geride bırakarak toprağa düştü. Ne acıdır ki, olayı görenler vardı; bu zulme şahit olanlar, korkaklık zırhına bürünüp susmayı tercih ettiler. Bir yiğit, korkaklığın kuşkulu sessizliğinde şehit edildi.
Ancak o korkaklık, Emin Akyüz’ün cesaretini asla gölgeleyemedi. 29 Eylül 1979 günü, İstanbul sadece bir Mimar ve Mühendisi kaybetmedi; makamını davasına feda eden, ismini yüksek sesle söylemekten çekinmeyen bir kahraman kazandı.
“Adını korkusuzca söyleyenler, sonsuza dek sessizliğe mahkûm edilenlerden daha gür sesle konuşacaktır.”