"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz, bir davaya mühürlenir; EKREM SÖĞÜT’ün destanı, işte bu mühürle yazılmıştır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİ
Anadolu'nun kadim toprağı Afyonkarahisar'ın Bolvadin ilçesinden kopup gelmiş, çelik gibi bir iradenin adıydı Ekrem Söğüt. Henüz gencecik bir öğrenciydi; İstanbul'un kalabalığında, Kumkapı Maliye ve Muhasebe Yüksek Okulu'nun sıralarında geleceğe dair umutlar taşıyordu. Fakat o, sadece bir öğrenci değil, inandığı değerlerin sarsılmaz kalesiydi. Ülkücü hareketin en ön saflarında durarak, İstanbul Ülkücü Gençlik Derneği'nin Teşkilatlanma Masa Başkanlığı görevini omuzlamıştı. Bu görev, masa başında bir imza değil, ölümüne bir yemin anlamına geliyordu. Yaşadığı her gün, fedakârlığın ve cesaretin bir kanıtıydı; zira Ekrem Söğüt, inancından taviz vermediği için defalarca alçakça saldırılara uğramıştı.
BEYAZIT'TA YAKILAN ATEŞ
Tarih, bu genç kahramanın adanmışlığını bir meydan okumayla kaydetti. İstanbul'un tarihî kalbi Beyazıt, hain eller tarafından kirletilmişti. Orak çekiçli kızıl bayraklar, milletin vicdanına bir hançer gibi saplanmak üzere yüksek binalara asılmıştı. Karanlık bir tehdit, gökyüzünü örtüyordu. İşte o an, Ekrem Söğüt, tek başına bir irade olarak ileri çıktı. Hainlerin gözü önünde, can güvenliğini hiçe sayarak, o kızıl paçavraları indirdi ve yırttı. Bu eylem, sadece bir bayrak indirmek değildi; bu, Beyazıt Meydanı'nda zilletin karşısına dikilen, sarsılmaz bir imanın simgesiydi. Onun bu kararlılığı, düşmanların nefretini derinleştirirken, ülküdaşlarının umudunu körükledi.
ADANMIŞLIĞIN KARANLIK GÜNÜ
Takvimler 29 Eylül 1975'i gösterdiğinde, kader ağlarını Kumkapı’daki fakülte binasının üzerine örmüştü. Akşamın karanlığı çökmüş, saatler 20:20 civarını işaret ederken, Ekrem Söğüt yine görev başındaydı. Ancak okulu, devrimci solcu komünist militanların organize saldırısı altındaydı. Silahlı, gözü dönmüş bir güruh, ilim yuvasını kin ve nefretle basmıştı. Gözlerindeki tek hedef, doğruyu savunan ülkücü gençlikti.
SEKİZ KURŞUNUN DESTANI
O karanlık ve alçakça saldırı başladığında, Ekrem Söğüt geri çekilmeyi reddetti. Fikirleri için ödediği bedelin son taksitini ödeme zamanı gelmişti. Komünistlerin ellerindeki silahlar hunharca ateşleniyor, masum öğrencilerin üzerine kurşun yağıyordu. Ekrem Söğüt, tam sekiz farklı noktadan aldığı kurşun yarasına rağmen, düşmana geçit vermemek için son nefesine kadar mücadele etti.
Can havliyle kendini okulun dışına atmayı başardı, ancak sekiz kurşunun açtığı yara, göğsündeki sönmeyen ateşten daha güçlü çıktı. Ekrem Söğüt, okuduğu okulun kapısında, uğruna savaştığı kutsal dava yolunda bir yiğit olarak şehadet şerbetini içti.
YARIM KALAN GENÇLİK VE EMANET
Ekrem Söğüt düştü, ancak davasının sancağı asla yere düşmedi. Ülküdaşları, bu alçakça katliamı kınamak ve şehidinin önünde saygıyla eğilmek için Cerrahpaşa Hastanesi'nden Edirne Kapı Öğrenci Yurdu'na kadar onurlu bir yürüyüş gerçekleştirdi. Sabaha kadar o yurdun başında nöbet tutarak, Ekrem’in yaktığı ateşin sönmeyeceğini gösterdiler.
Ertesi gün, İstanbul Üniversitesi'nden alınan mübarek naşı, ülküdaşları tarafından Hastane Morgu'na taşındı. Yapılan işlemlerin ardından, Bolvadin’den gelen babasına ve memleketlisi ülküdaşlarına teslim edildi.
1 Ekim 1975 günü, Ekrem Söğüt, doğduğu topraklarda, Bolvadin'de, sessizce toprağa verildi. Onun şehadeti, kuru bir olay değil, Türk gençliğinin karanlık yıllarda bile inancından vazgeçmeyeceğinin kanlı yemini oldu.
"O artık ne Bolvadin’de, ne de İstanbul’da; o, uğruna can verdiği her karış vatan toprağının sonsuz sancağıdır."