"Bazılarının hayatı bir takvim yaprağıdır; bazılarınınki ise, uğruna can verilen bir yeminin destanıdır."
GİRİŞ: ÇANKIRI'DAN ANKARA'YA YÜREĞİN SESİ
1979 yılının o zorlu günlerinde, Ankara'nın puslu caddelerinde, sadece bir işçi kimliğiyle değil, sarsılmaz bir inancın sancağını taşıyan bir kahraman vardı: Ülkücü Şehit Talip Öztürk. Doğduğu topraklar Çankırı'nın asil ruhunu taşıyan bu fedakâr yiğit, hayatını, onur ve adalet davasına adamıştı. Akdere-Karşıyaka mahallesinde, mütevazı bir yaşam sürse de, ruhu çelikten yapılmıştı ve sırtında taşıdığı meslek sadece bir etiket değil, halkına hizmet etme andının mührüydü.
GÖREV CEPHELERİNDE BİR İŞÇİ
O, basit bir özel kuruluşta alın teriyle ekmeğini kazanan bir emekçiydi; ancak o dönemin karanlık atmosferinde, ülkücü duruşu, onu her gün görünmez bir cepheye yürümeye mecbur ediyordu. Talip Öztürk, ideallerini sadece sözde değil, hayatının her anında, her adımında yaşatanlardan biriydi. Bilinçli bir tercihle, zorlu bir yolda yürüyordu; çünkü etrafındaki şiddet, sadece fiziki bir tehdit değil, aynı zamanda manevi bir kuşatmaydı.
KANUNUN SUSTUĞU YER
Talip Öztürk, tehlikenin gölgesini çok önceden hissetmişti. Daha önce Dereboyu semtinde hain bir saldırıya uğramış, yaralı yüreğiyle karakola sığınmıştı. Beklediği adalet sesi yerine, maruz kaldığı cevap, o dönemin çaresizliğini ve adalet sisteminin teslim oluşunu yüzüne vuran acı bir tokattı. Emniyet görevlileri, omuzları düşerek şu kelimeleri fısıldıyorlardı: “Ne yapalım, burada kanun onların.”
Bu cevap, Talip Öztürk’ü şaşırtmıştı; zira o, kanunun sadece gökyüzünde değil, yeryüzünde de yalnızca Türk Milleti’ne ait olduğuna inanıyordu. İşte o an, kahramanımız bir kez daha anladı: Eğer kanun susmuşsa, inancın sesi daha gür çıkmalıydı. Bu olay, onun son durağına doğru attığı adımların, korkudan değil, bilakis, devleşen bir cesaretten beslendiğinin kanıtıydı.
O KUTLU GÜN: SON SEFER
28 Eylül 1979 Cuma sabahı, Ankara’nın soğuk şafağı söküyordu. Talip Öztürk, her zaman yaptığı gibi, fani dünyanın gürültüsünden önce kalkmış, ruhunu sabah namazıyla (Fajr) kuvvetlendirmişti. Son kez kıldığı o namaz, sanki bir veda, bir ruhsal zırh giyme töreniydi. Kahvaltısını yaptı ve rutin görevine, işine gitmek üzere yola çıktı. O, hayatının en önemli randevusuna, ölümsüzlük randevusuna yürüyordu.
KAHRAMANIN DURAĞI
Talip Öztürk, Karşıyaka kahveler durağına ulaştığında, kaderi kendisini bekliyordu. Pusuda gizlenen üç komünist militan, bir işçinin, bir ülküdaşın cesaretine tahammül edememişti. Tek başına, silahsız ve sadece imanıyla duran bu yiğide karşı, karanlığın üç gölgesi aynı anda ateş açtı.
Bir işçi, omuzladığı davanın ağırlığı altında ezilmek yerine, üç kurşunun hedefi olarak düştü. Talip Öztürk, aldığı kurşunlarla olay yerinde, Karşıyaka durağında şehadet mertebesine erişti. 28 Eylül 1979 günü, o durak, sıradan bir bekleme yeri olmaktan çıkıp, haksızlığa karşı dimdik duruşun ve en yüce fedakârlığın ebedi bir anıtına dönüştü. O, kuru bir biyografi maddesi değil, kanunun sustuğu yerde bayrağı teslim etmeyen bir destanın son ve en parlak satırıydı.
"Talip Öztürk, ölümüyle sadece bir hayatı değil, o dönemde yitirilen adalete ve susturulan vicdanlara karşı bir direnişin adını ölümsüzleştirmiştir."