"BİR İDEAL İÇİN YAŞAYANLARIN ÖMRÜ, TAKVİMLERLE DEĞİL, BIRAKTIKLARI IŞIKLA ÖLÇÜLÜR."
YÜREĞİNDE TAŞIDIĞI SANCAK: KİMLİĞİ
Tarihin en fırtınalı, en çetin devirlerinden birinde, 1979 yılının karanlık göğünde bir yıldız gibi parladı YAHYA KAYACI. O sadece bir isim değildi; o, inancının sarsılmaz bir neferi, ÜLKÜCÜ ruhun fedakâr bir timsaliydi. O dönemin zorlu koşullarında, bir milletin bekası için atılmış her adımın bedelini ödemeye hazır bir kahramandı.
HAYATININ SESSİZ YEMİNİ
Doğduğu toprakların neresi olduğu, hangi mesleği icra ettiği, gündelik hayatının detayları tarihin sisleri ardında kalmış olabilir. Fakat Yahya Kayacı’yı Yahya Kayacı yapan, bu dünyevi ayrıntılar değil, davasına olan mutlak bağlılığıydı. O, sıradan bir hayatın konforunu elinin tersiyle itmiş; mesleğini ülkü, doğduğu yeri ise tüm Vatan kılmıştı. O, kimliğini; cüzdanındaki bir kartta değil, her an ödenmeye hazır olduğu can borcunda taşıyanlardan biriydi.
ADANA’DAKİ KADER ANI
Takvimler 27 EYLÜL 1979’u gösterdiğinde, Anadolu’nun sıcak ve çilekeş şehri ADANA, bir kez daha yiğit bir duruşa sahne olacaktı. O yıllar, sokakların adalet ve zulüm arasında keskin bir mücadele alanı olduğu, her nefesin bir direniş yemini sayıldığı zamanlardı. Yahya Kayacı, o zorlu coğrafyada, adaletin ve inancın safında dimdik durmaya devam etti.
SON ADIM: BİLİNMEYENİN ÜZERİNE YÜRÜYÜŞ
Olay Günü’ne dair detaylar, kahramanlığın sır perdesi ardında gizlidir. Hangi sokakta, hangi tehdidin karşısında durduğu, hangi zalimin üzerine yürüdüğü bilinmez. Ve işte bu bilinmezlik, onun fedakârlığını daha da destansı kılar. O gün, Yahya Kayacı için sadece bir olay değil, bizzat kendi hayatını merminin ucuna koyduğu bir karar anıydı. Bilmediğimiz her an, onun tereddüt etmeden, gözünü dahi kırpmadan yürüdüğü o karanlık koridoru temsil eder.
Onun son mücadelesi, sadece fiziksel bir çatışma değildi; inancın korkuya, aydınlığın zifiri karanlığa karşı verdiği son, onurlu bir kavgaydı.
EBEDİ MÜHÜR: ŞEHADET
27 Eylül 1979, Adana semaları, YAHYA KAYACI’nın şehadetiyle mühürlendi. O düştü, ama davasının bayrağı yere düşmedi. O, basit bir ölümle değil, bir ülkü uğruna canını vererek, omuzlarına aldığı sorumluluğu ebediyete taşıdı. Onun bedeni toprağa karışırken, adı ve duruşu, kendisinden sonra gelen nesillerin vicdanına yazılmış, silinmez bir kahramanlık dersine dönüştü. O, bir destan bıraktı; eksik kalan tüm detaylar, onun inancı uğruna ne kadar büyük bir bedel ödediğini sessizce haykırmaktadır.
"UNUTULMAYANLAR, TARİHİN SAYFALARINDA DEĞİL, BİR MİLLETİN HAFIZASINDA KANAYAN HER YARA İLE YAŞAMAYA DEVAM EDER."