"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir destanın ön sözü olarak, ebediyete adanarak yazılır."
MİLLETİN YEMİNİ VE İZİ
Adı, Vedat TUTAŞ. Takvimler, Türk milliyetçiliğinin en zorlu sınavlardan geçtiği bir dönemi, 26 Eylül 1978’i gösterdiğinde, o ismini şehitler kervanına mühürlemişti. Doğduğu şehir olan kadim İzmir, onun hem beşiği hem de son nefesini verdiği mukaddes toprağı oldu. Hakkında tutulan kayıtlarda mesleği dahi bir yanıyla eksik kalsa da, ruhunun mesleği açık ve netti: Vatan aşkı ve adanmışlık.
ATEŞ ÇEMBERİNDE BİR DURUŞ
Tarihî süreçte TARİŞ, sadece bir iş yeri değil, ideolojik bir kale haline gelmişti. Bir yanda DİSK’in (Devrimci İşçi Sendikası) baskısı, diğer yanda MİSK’in (Milliyetçi İşçiler Sendikası) var olma mücadelesi vardı. Her gün, sadece ücretler değil, inançlar çatışıyordu; her olay, sıradan bir kargaşa değil, cephede verilen bir çarpışmaydı.
Vedat TUTAŞ, işte bu yangının tam ortasında, ülküdaşlarının önünde, sarsılmaz bir kararlılıkla duruyordu. O, millî vicdanın sesini TARİŞ'te yankılatmak için, kendisinden çok daha büyük bir güce karşı amansız bir mücadelenin içine girmişti. Bu mücadele, tehlikenin gölgesinde değil, tehlikenin tam içinde yaşamaktı; bilerek her sabah o karanlığa yürümekti.
SON ADIM VE İHANET
26 Eylül günü, Vedat TUTAŞ’ın ebediyete yürüdüğü gündü. Uzun ve yorucu geçen mücadelenin ardından evine dönerken, karanlık güçler, bir yiğidi saf dışı bırakmanın en alçak yolunu seçti. Onu açık bir meydan okumayla değil, pusuyla durdurdular.
O an, bir araç, yiğidin yolunu kestiğinde, artık dönüş yoktu. Bu, bir çatışma değil, bir infazdı. Vedat TUTAŞ, kendini savunma imkânı bulamadan, vatan aşkıyla çarpan yüreğini siper edemeden, vicdanını kaybetmiş kızıl namluların soğuk ve alçak hedefi oldu. O, cepheden kaçmadı, ancak kendisine dürüst bir dövüş hakkı tanınmadı. Bir ülküdaş, bir mücahit, İzmir’in kalbinde, hakkın ve adaletin sesi olmaya çalışırken şehadet mertebesine yükseldi.
EBEDİYETİN SESİ
Vedat TUTAŞ düştü. Ancak 26 Eylül 1978’de düşen sadece bir beden değildi; o gün toprağa düşen, uğruna savaştığı davanın ölümsüzlük tohumuydu. O, inancından zerre taviz vermeden, tehlikeden kaçınmadan, adanmışlığın bedelini canıyla ödemiş ve böylece ismini şehitler tarihine altın harflerle yazdırmıştı.
"O, susturulamayacak bir sesin, dindirilemeyecek bir mücadelenin ebedi yeminidir."