"Bazıları sadece yaşar, bazıları ise adanmışlığın bedelini ödeyerek ölümsüzleşir. Hasan Güler, ödenen o bedeldi."
KİMLİĞİ: HALKIN İÇİNDEN YÜKSELEN SES
İstanbul’un karmaşık ve çalkantılı 1979 yılında, büyük şehirlerin kalabalığında bir davanın erdemini omuzlayan bir esnaftı o. Hasan Güler, Gayrettepe semtinin toprağına kök salmıştı; omuzlarında taşıdığı bıçakla rızkını kazanırken, yüreğinde ülkücü bir imanı taşıyan bir kasaptı. Sadece ailesinin geçimini değil, MHP Şişli ilçe teşkilatına üyeliğiyle mensubu olduğu mukaddesatın onurunu da taşıyordu. Evliydi ve iki evlat babasıydı. Onun hayatı, bir kahramanlık romanının sayfaları arasında değil, bizzat halkın içinde, sokakların ve alın terinin yazdığı sade ve cesur bir hayat hikayesiydi.
1979: ADANMIŞLIĞIN BEDELİ
26 Eylül 1979 tarihi, sıradan bir gün değil, ülkücü ideallerin İstanbul sokaklarında kanla yazıldığı bir hesaplaşma günüydü. Hasan Güler, mesleğinin gerektirdiği sıradanlığın arkasına sığınmayı reddetmiş, inancını açıktan yaşamayı seçmişti. Onun duruşu, o dönemin karanlık güçlerinin nefretini üzerine çekmek için yeterli bir cesaret göstergesiydi.
O KARANLIK GÜN VE SON ADIM
Kader onu, eşiyle birlikte akraba ziyaretine giderken yakaladı. En savunmasız, en masum olduğu anda, aile bağlarının sıcaklığını aradığı o anlarda... Gayrettepe Saatçıbayırı Vefabey Sokak, bir kahramanın son yürüdüğü cadde oldu. Korkak ve gafil bir pusu kurulmuştu. Komünist militanlar, Hasan Güler’i, gözleri önünde hayat arkadaşı varken, vicdansızca kurşunladılar.
SADAKATİN VE İHANETİN ORTASINDA YALNIZLIK
Olay yerinde yankılanan kurşun sesleri dinerken, sokağı kaplayan sadece eşinin çaresiz feryatları oldu. Eşi, canını hiçe sayarak çevredekilerden yardım diledi, fakat o dönem İstanbul’unun korku atmosferi, vicdanların üzerine bir perde çekmişti. O karanlıkta tek bir ışık yandı: Ülkücü bir berber, ideallerinin kardeşine koşarak, hayatını tehlikeye atmaktan çekinmedi.
Ancak bu fedakarlık yeterli olmadı. Ağır yaralı halde hastaneye kaldırılan Hasan Güler, yalnızca mermilerle değil, bizzat içinde bulunduğu dönemin adaletsizliğiyle de mücadele etmek zorunda kaldı. Hastane personeli, onun "ülkücü" olduğunu öğrendiğinde, insanlık görevini yavaşlattı, vicdanlarını bir kenara bıraktı.
ŞEHADET: KAN KAYBIYLA YAZILAN DESTAN
Hasan Güler, kurşunların açtığı yaradan ziyade, ideolojik nefrete kurban gitti. Vücudunu terk eden her damla kan, ülkücü davanın sahipsiz bırakılma acısını taşıyordu. Müdahalenin gecikmesi, onun sonunu getiren o karanlık ihanet oldu. 26 Eylül 1979’da, Hasan Güler, inançlarından dönmediği, duruşunu değiştirmediği için kan kaybından şehit oldu. O, sadece canını değil, o dönemin toplumsal çürümüşlüğünü de açığa seren bir fedakarlıkla ebediyete yürüdü.
"Bazı ölümler, sadece bir son değil; ardında bıraktığı hakikatle bir milattır. Hasan Güler’in kanı, adanmışlığın mührü olarak o karanlık günleri aydınlatmaya devam etmektedir."