"Bazı hayatlar çok kısadır ama taşıdığı bayrak, bir milletin geleceğine kefil olacak kadar ağırdır."
ÜLKÜCÜ ŞEHİT HASAN TEZER: FEDAKÂRLIĞIN DEYİMİ
DOĞDUĞU TOPRAĞA YEMİN
O, Balıkesir’in, Havran’ın toprağında filizlendi; kaderini doğduğu coğrafyanın mücadelesiyle mühürleyenlerdendi. Adı Hasan Tezer’di. Hayatı, takvimler 25 Eylül 1977’yi gösterdiğinde bir destanın son ve en çarpıcı sayfası olarak kayıtlara geçti. Gençti, kararlıydı ve yirmili yaşlarının baharında milletinin davasına adanmıştı.
YİRMİ İKİ YILLIK ÖMÜR, EBEDİ BİR DURUŞ
Hasan Tezer, yalnızca 22 yaşındaydı. Henüz hayatının baharındayken, askerlik görevini tamamlamış, vatan borcunu layıkıyla ödemişti. Fakat onun vatan hizmeti bitmemişti. Silahını bıraktığı an, fikri cephede saf tuttu. Hemen ardından, Havran Ülkü Ocakları Derneği Başkanlığı gibi ağır bir göreve seçildi.
Onun meslek hanesi, kâğıt üzerinde belki boş kalmıştı; zira o, gençliğinin en verimli çağını herhangi bir kârlı uğraşa değil, bütünüyle davasına adamıştı. Onun yegâne mesleği, o zorlu yıllarda memleketin huzuru için mücadele etmek, sancağı yere düşürmemekti.
O KARANLIK GECENİN SON VAKİTLERİ
Biliyordu ki, seçtiği yol çetin ve düşman gölgesi daima üzerindeydi. 25 Eylül 1977 gecesi, karanlık çelikleşmiş bir kararlılıkla üzerine çöktü. Gece yarısını az geçmişti; saatler 00:30’u gösteriyordu. O karanlık saatler, ideallerin ve nefretin çarpıştığı anlardı.
Komünist militanlar, mertçe bir mücadeleden aciz kalarak, alçak bir pusuyu tercih ettiler. Gecenin dumanında, sırtını dayayacağı kimsesi yokken, ülkü yolunun yalnız neferi Hasan Tezer, av tüfeğiyle hedef alındı. Karanlığın ve hainliğin gücü, o anlık galebe çalmış gibi görünse de, o genç bedenin yere düşüşü sadece bir başlangıçtı. O, o anın bilinmezliğinde, geri adım atmayarak, davasının ölümsüz mührünü canıyla bastı.
ŞEHADETİN MÜHRÜ VE SIRRI
Hasan Tezer’in aziz naaşı, doğduğu toprak olan Havran’a emanet edildi; ancak onun fedakârlığının manevi ağırlığı, toprağın kanunlarını dahi aşacaktı.
Altı ay sonra... Bir mahkeme kararıyla mezarı açıldığında, o yüce fedakârlığın ilahi bir nişanesi ortaya çıktı. O zorlu kış ve bahar geçmiş olmasına rağmen, şehit Hasan Tezer’in cesedinin hiç bozulmadığı görüldü. Bu, sadece bir biyolojik gerçek değil, o gencecik yaşta verilen büyük kararın ve adanmışlığın manevi bir mührüydü. Bedeni, ruhunun taşıdığı ulviyetin bir şahidi olarak, toprağa meydan okumuştu.
O, sadece toprağa değil, milletinin vicdanına da emanet edilmiş bir kahramandır; bedeni dahi fedakârlığının şahididir."