"Bazı hayatlar, sadece göğüslediği son kurşunla değil, o kurşuna yürüme kararlılığıyla ölçülür. Recep Gök, işte o kararlılığın destansı adıdır."
KİMLİĞİ: BİLİNMEZİN GÖLGESİNDEN YÜKSELEN IŞIK
O, ismini, doğum yerini ve meşgul olduğu dünyevi uğraşları kayıtlara geçirmeyi öncelik bilmeyen, kendini sadece bir ideale adamış bir ruhtu. Hayat defterinde doğum yeri hanesi, meslek hanesi boş kalmış olsa da; bu boşluklar, onun dünyevi kaygılardan ne kadar uzak, sadece davasına ne kadar yakın durduğunun asil bir kanıtıdır. Ülkücü Şehit Recep Gök. O, kişisel tanımını unutturan, kendini mücadelesiyle tanımlayan yiğitlerdendi. O, arkasında sadece bir kimlik bırakmadı; arkasında, uğruna yaşamını feda ettiği büyük bir inancın sarsılmaz gölgesini bıraktı.
ADANMIŞLIĞIN ÇELİK YÜREĞİ
Tarihin en çetin, en karanlık ve en zorlu kavşaklarından birinde, 1980 yılının zorlu atmosferinde, Recep Gök adanmışlığın ateşini yüreğinde taşıyordu. O, Ankara’nın kanla sulanan, ihanetle çevrili sokaklarında, inancını bir kalkan gibi taşıdı. Bu topraklar, o dönemin çalkantılarıyla inlerken, o, geri adım atmadan, korkunun sesi yükseldiğinde bile kendi vicdanının fısıltısını dinlemeyi tercih etti. Onun hayatı, bir meslek unvanından ya da doğduğu toprağın adından çok daha büyük bir tanıma kavuşmuştu: O, milletin davasına adanmış bir ülkü eriydi.
25 EYLÜL 1980: KARARIN EN AĞIR GÜNÜ
Ve takvimler, fedakârlığın ebediyete kavuştuğu o karanlık günü gösterdi: 25 Eylül 1980.
Olay Gününe dair kayıtlar sessizdir; detaylar tarihin derinliklerinde saklı kalmıştır. Kimse onun o gün nasıl bir tehlike ile yüzleştiğini, hangi tehdidin üzerine kararlılıkla yürüdüğünü tam olarak bilemez. Ancak, kahramanlığın en büyük ölçütü, tehlikenin büyüklüğünü bilmeden dahi geri dönmemektir. Recep Gök, adım adım yürüyüşünün nereye varacağını biliyordu. Belki de son nefesini vereceği o an, bilinçli bir seçimdi, bir geri çekilme değil, cepheye doğru atılmış son ve en onurlu adım.
Ankara’nın soğuk ve acımasız atmosferi, onun son nefesine şahitlik etti. O gün yaşananlar, onun yüreğindeki imanı ve o imanın taşıdığı yükü gösteren, kelimelerle anlatılamaz bir mücadeleydi. Olayın karanlık perdesi, Recep Gök’ün şehadetinin büyüklüğünü daha da artırarak, kahramanlığını adeta kutsamıştır. O, son anını, davasının kalbinde, Ankara’nın şahitliğinde, sessiz bir yeminle tamamladı.
ZAMANI DURDURAN ŞEHADET
Recep Gök, 25 Eylül 1980’de düştü. Ancak bu düşüş, bir son değil, bir yükselişti. O, canını feda ederek, idealinin ölümsüzlüğünü kanıtladı. Şehit unvanını alarak, ismini tarihin ve millet vicdanının en onurlu sayfasına yazdırdı. O, sadece bir can vermedi; verdiği canla, ardında bıraktığı boşluğun ne kadar büyük olduğunu, bir duruşun ne kadar pahalıya mal olabileceğini gösterdi.
Onun yaşamı, dünyevi kayıtlarla değil; fedakârlığın, imanın ve vatan sevgisinin destansı ve duygusal kaydıyla anılmaktadır.
"Ve o günden sonra bilinmelidir ki, bazı destanlar fısıltılarla değil, geride kalan büyük ve onurlu bir boşlukla anlatılır. Recep Gök, adanmışlığın mühürüdür."