"Bazılarının yolculuğu, kitapların açıldığı yerde başlar; bazılarınınki ise, ideal uğruna atılan ilk ve son adımda mühürlenir."
KİMLİK VE GELECEĞE YEMİN
Manisa’nın kadim toprağı Demirci’de yazılmıştı alnına yiğitlik. Adı Lütfü Aksoy’du. Henüz hayatının baharındaydı; sadece 17 yaşındaydı. Mesleği, geleceğe umut taşımaktı: O bir öğrenciydi. Zihni aydınlığa, ruhu ise milletinin davasına adanmıştı. 1979 yılının o zorlu günlerinde, tüm ülkenin kaderinin belirlendiği cephelerdeki sessiz savaşın ortasında, Lütfü, hem kendi istikbalini kurmak hem de ülkücü duruşunu pekiştirmek için yola çıkmıştı.
İZMİR YOLCULUĞU VE KARARLI DURUŞ
Lütfü’nün İzmir’e gelişi sadece bir sınav için değildi; bu, geleceğe atılan cesur bir adımdı. Üniversite sınavına girmek üzere geldiği bu büyük şehirde, önce geleceği için çizeceği yolu sağlamlaştırmak istedi. O gün, ideallerini paylaştığı İzmirli teşkilat arkadaşlarıyla bir araya geldi. Sınav yerini görmeye gidiyorlardı. Bu, sadece fiziki bir mekan arayışı değil, aynı zamanda omuz omuza duruşlarının bir teyidiydi. Ancak karanlık güçler, gençliğin ve idealizmin bu masum yürüyüşünü hedef aldı.
ATEŞ ÇEMBERİNE YÜRÜYÜŞ
Yolda, komünist militanlar tarafından vahşi bir saldırı başlatıldı. İlk anlarda, inandığı değerleri koruma refleksinin getirdiği zorlu bir kavga yaşandı. Ancak kahraman Lütfü’nün cesareti, sıradan bir savunmanın ötesine geçti. Geri çekilen, kaçan düşmanın peşine kararlılıkla düştü. O an, geri dönme seçeneği varken, tehlikenin üzerine yürüme yüceliğini seçti.
Fakat, alçakça kurulmuş bir pusu onu bekliyordu. Pusuda yatanlar, kahramanımızın bu gözü kara hamlesini fırsat bildiler. İki ayrı yönden açılan hain ateş, henüz 17 yaşındaki bir delikanlının ideal dolu göğsüne isabet etti. Lütfü Aksoy, davasının en sıcak anında yaralandı.
SON NEFES İÇİN MÜCADELE VE VEFASIZ DÜNYA
Yaralanma anı, ülküdaşları için bir çaresizlik destanının başlangıcı oldu. Onu derhal hastaneye ulaştırmak zorundaydılar. Ancak o karanlık çağda, vicdanlar da korkuyla kilitlenmişti. Lütfü’yü kurtarmak için çırpınan gençlerin yalvarışlarına rağmen, hiçbir araç sahibi arabasına almadı, kapılar yüzlerine kapandı.
Arkadaşları, kanlar içinde yatan bu fidanı, kendi sırtlarına yükleyerek, çaresizliğin ve vefasızlığın hüküm sürdüğü o caddelerde, tam 700-800 metre boyunca taşıdılar. Bu mesafe, sadece fiziki bir yük değil, bir idealin son fedakârlığının ağırlığıydı.
Nihayet hastaneye yetiştirildiğinde hemen ameliyata alındı. Fakat, omuzlarda taşınan her metre, vicdansızlığın sebep olduğu her dakikalık gecikme, onun hayatından çalmıştı. Lütfü Aksoy, aşırı kan kaybından dolayı hayatla ölüm arasındaki ince çizgide bir mücadele başlattı. Tam 15 gün boyunca komada kalarak hayata tutunmaya çalıştı. Bu 15 gün, onun son direnişi, şehadeti kabul etmeden önceki son meydan okumasıydı.
EYLÜL’ÜN MÜHÜRÜ: ŞEHADET
Takvimler 23 Eylül 1979’u gösterdiğinde, 17 yaşındaki bu fidan, kanının son damlasını vatanın davasına adayarak şehadet şerbetini içti. Manisa-Demirci’nin yiğit evladı, okumak için geldiği İzmir’de, imtihanını sadece hayatla değil, aynı zamanda davasına olan bağlılığıyla vererek ölümsüzleşti.
"Ve o günden sonra, 17 yaşında bir delikanlının son adımı, bir milletin vicdanında taşınan en ağır, en şerefli 800 metrelik yük olarak tarihe kazındı."