"Genç bir fidan, karanlık bir çağın üzerine sadece imanı ve kalemiyle yürüdü. Bilirdi ki, ülkü uğruna verilen her nefes, bir destanın ilk dizesidir."
KİMLİĞİ: VATANIN YÜREĞİNDEKİ FİDAN
Adı Ahmet Akkaş’tı. O, sadece bir isim değil, Kayseri’nin kadim topraklarında, Melikgazi’de doğup büyüyen bir ülkü ateşiydi. Gençliğin en parlak, umutların en keskin olduğu bir dönemde, 23 yaşında, ömrünün baharında dimdik duruyordu. Ahmet Akkaş, geleceğin sözünü taşıyan bir öğrenciydi, ancak kader onu, henüz genç yaşta, sonsuzluğun sayfasına bir kahraman olarak yazacaktı.
MÜCADELE VE ADANMIŞLIK: ELAZIĞ’DAN YÜKSELEN SES
Ahmet Akkaş, sadece kitaplara değil, ülküye adanmış bir hayat sürüyordu. Elazığ Fırat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde son sınıftı; yani yarına uzanmaya en yakın olduğu, ideallerini hayata geçirmeye hazırlandığı o kritik eşikteydi. O, yalnızca ders çalışan biri değildi; o, Fakülte Öğrenci Derneği’nin başkanıydı. Bu görev, onun sadece bir öğrenci değil, aynı zamanda düşünceleri uğruna sorumluluk alan, genç yüreklere kılavuzluk eden bir lider olduğunu gösteriyordu. O, zifiri karanlık bir çağda, irfan ve inanç bayrağını en yüksekte taşıyan kişiydi.
İMANDA DİRENİŞ VE O KARANLIK GÜN
Takvimler 23 Eylül 1979’u gösterdiğinde, Ahmet Akkaş en saf, en insani vazifesini yerine getirmişti. Kendi memleketi olan Kayseri’de, gönül rahatlığıyla ibadetini tamamlamış, camiden evine doğru yürüyordu. Bu, bir öğrencinin namaz sonrası attığı sıradan adımlar değildi; bu adımlar, inancına olan bağlılığın, ne pahasına olursa olsun teslim olmamanın simgesiydi.
Ancak, idealizmin ışığı, cehaletin ve kinin karanlığını rahatsız etti. Barışın en kutsal mekanından ayrılırken, devrin komünist zihniyetinin beslediği bir grup, kahramanımızın önünü kesti. O an, bir fikrin başka bir fikre, bir imanın kör nefrete karşı durduğu an oldu. Silahları, sadece bıçaklarıydı; ancak hedefleri, bir vücut değil, temsil ettiği tüm ülkü ve imandı.
ŞEHADETİ: KANLA MÜHÜRLENEN SÖZ
23 yaşındaki o fidan, Kayseri sokaklarında haince bir pusuya düşürüldü. Düşüncelerinden ve inancından dönmeyen o gencecik beden, caniliği kuşanmış eller tarafından bıçak darbeleriyle yere yıkıldı. Ahmet Akkaş, o son nefesinde bile ülkü ve imanı için ödenen bedelin ağırlığını taşıdı.
O, sıradan bir cinayetin kurbanı olmadı; o, bir inancın, bir duruşun Şehidi oldu. Kanı, o karanlık Eylül akşamında Kayseri kaldırımlarını ıslatırken, bıçak darbeleri, O’nun kısa yaşamının sonunu değil, destansı yolculuğunun başlangıcını mühürlüyordu. Ahmet Akkaş, 23 Eylül 1979’da hayatını feda etti, ancak bıçakların susturamadığı sesi, ülkücü gençliğin vicdanında yankılanmaya devam etti.
"O, ne evine dönebildi ne de diplomasını alabildi. Ama o gün, camiden attığı son adım ile tarihe, idealin sonsuzluğuna yürümüştür. Ahmet Akkaş, bir öğrenci olarak şehit düştü; ancak bir kahraman olarak ebediyete yükseldi."