"Bazı insanlar, kendi toprağının kaderini kalemle yazar. Muzaffer Akkuş, mürekkebini fedakârlıktan damıttı."
BİNGÖL’ÜN YÜREĞİ: KİMLİĞİ VE YUVASI
O, Bingöl’ün evladıydı; bu zorlu coğrafyanın taşını, toprağını ve çilesini iyi bilen bir yiğitti. ÜLKÜCÜ ŞEHİT Muzaffer Akkuş, 40 yıllık ömründe sadece bir birey değil, üç masum fidanın gölgesi, bir ailenin sarsılmaz direğiydi. Sırtında yuvasının kutsal yükünü taşıyan bu kahraman, adını tarihin sayfalarına kanla değil, adanmışlıkla yazdı.
ADANMIŞLIĞIN İKİ CEPHESİ
Muzaffer Akkuş, hayatın iki zorlu cephesinde birden mücadele ediyordu. Bir yanda, memleketinin kalkınması için alın teri döken bir müteahhit, diğer yanda ise karanlığın ortasına gerçeğin ışığını düşürmeye çalışan bir gazeteciydi. Bingöl’ün en çalkantılı dönemlerinde, son iki yıldır Milliyet ve Sabah gazetelerinin muhabirliğini büyük bir cesaretle üstlenmişti. O, sadece yapılar inşa etmiyor, aynı zamanda hakikatin temelini atıyor, sözün gücüyle tehlikenin üzerine yürüyordu. Bu çift cepheli hayat, onun sıradan bir meslek erbabı değil, davasına adanmış bir nefer olduğunun en büyük kanıtıydı.
20 EYLÜL 1993: KARARLIĞIN SON GÜNÜ
Takvimler 20 Eylül 1993 Pazartesi sabahını gösteriyordu. Bingöl’ün dağları henüz uykudayken, Muzaffer Akkuş o gün de yola çıktı. Kalemini kuşanmış, mesleğinin gerektirdiği cesaretle ilerliyordu. Ancak bu sabah, bölgenin nabzını tutan bu adamın son yolculuğu olacaktı. O anın dehşeti bilinmez, ama bilinen bir gerçek vardı ki; o, Yamaç Karakolu yakınlarındaki o kritik güzergâhın tehlikesini çok iyi biliyordu.
DURMAYAN YÜREK VE SON DİRENİŞ
Sabahın ilk ışıklarında, yolu PKK’lı teröristler tarafından kesildi. Muzaffer Akkuş’u özel otomobilinden zorla indirdiler. Bu, rastgele bir saldırı değil, bizzat gerçeği yazan sesi susturmaya yönelik organize bir infaz girişimiydi.
Otomatik silahlarla taranırken bile, onun yüreğinde yanan inanç ateşi sönmedi. Ağır yaralıydı; vücudunda taşıdığı kurşunlar, yazdığı her haberin bedeliydi. Hemen Bingöl Devlet Hastanesi’ne ulaştırılmak üzere yola çıkarıldı. O ağır yaralı bedenin her saniyesi, hayatla ölüm arasındaki o ince çizgide verilen bir kahramanlık mücadelesiydi. O son dakikalarda bile hayata tutunma çabası, gerçeğe olan bağlılığının göstergesiydi. Ancak Bingöl’ün o çileli yolları, kurtarıcı bir merhamet sunmadı. Hastaneye ulaşamadan, yolda şehadete erdi.
Muzaffer Akkuş, geride üç yetim bırakarak, kalemini kanıyla mühürledi. Onun şehadeti, sadece bir gazetecinin ölümü değil, bir memleket sevdalısının en destansı vedası oldu. O, susturulmaya çalışılan gerçeğin, sonsuza dek susmayacak sesi olarak Bingöl semalarında yankılandı.
"Bazı kahramanlar kılıç sallamaz; onlar, susturulmaya çalışıldıkları anda bile, yazdıklarıyla ebediyete yürürler."