"Bir milletin kaderi, karanlığa bir meşale uzatan öğretmenin kalbinde gizlidir. Hüseyin Bulut, o ateşi en son nöbetine taşıdı."
I. YÜKSEK DAĞLARIN SESİ: HÜSEYİN
1950 yılıydı. Anadolu'nun kadim ve çilekeş coğrafyasında, Elazığ’ın Sivrice ilçesine bağlı Helezür (Kavallı) Köyü’nde, Hüseyin Bulut adında bir ışık dünyaya gözlerini açtı. O yıllar, toprağın altında yatan ideolojik fırtınaların henüz yüzeye çıkmaya başladığı sancılı bir döneme işaretti. Hüseyin, daha o yaşlarda dahi, milletine hizmet etme gayesiyle yoğrulmuş bir ruh taşıyordu.
II. HAKİKATİN EĞİTİMİ VE SÜRGÜNÜN ÇİLESİ
Akademik yolculuğu, Diyarbakır’ın Ziya Gökalp Ortaokulu’ndan başlayıp, gençlik yıllarının heyecanını taşıyan Elazığ Lisesi’nde devam etti. Ancak o, sadece öğrenen değil, aynı zamanda öğretecek olan bir neferdi. Nihayetinde Diyarbakır Eğitim Enstitüsü’nün Matematik bölümünden mezun oldu; hayatın en temel kurallarını, düzeni ve hakikati öğretecek olan cephede bir öğretmen.
Görevine başladığında, inancının bedelini ödemeye hazır bir ülkücüydü. O dönemin siyasi baskıları ve ideolojik kutuplaşması onu hedefine aldı. Ecevit Hükümeti tarafından, tıpkı pek çok adanmış ruh gibi, sürgüne tabi tutuldu. Giresun'da başlayan öğretmenliği, Bingöl’e ve oradan da en çetin bölgelerden biri olan Elazığ’ın Karakoçan ilçesine uzandı. O, sürgünü bir ceza değil, milletin onu en çok ihtiyaç duyduğu yerlere gönderdiği bir görev emri olarak gördü. Her gittiği yerde, Matematik’in kesinliği ile inancının sarsılmazlığını birleştirdi.
III. KARAKOÇAN: SON KALE, SON NEFES
Karakoçan, Hüseyin Öğretmenin son kalesi oldu. Burası, karanlığın genç zihinleri zehirlemeye çalıştığı, inancın ise zorlu bir mücadele verdiği sınırdı. O, bir matematikçiydi; ancak asıl mücadelesi, bölücülüğün eşitsizliğine karşı milli bilincin birliğini sağlamaktı. Oraya sadece bir memur olarak değil, bölge halkının ruhunu aydınlatmaya gelmiş bir meşale olarak ayak bastı.
Ancak ışık ne kadar parlaksa, karanlık da onu o denli hedef alır.
IV. 19 EYLÜL 1978: PUSU VE EDEBİ YÜRÜYÜŞ
Hüseyin Bulut’un Karakoçan’a geldiği haberi, bölgenin huzurunu bozmak isteyen, ihanet içinde pusuda bekleyen bölücü komünistlerin kulağına ulaştı. Onlar, bir öğretmenin kaleminden çıkan gerçeğin, silahtan daha tehlikeli olduğunu biliyorlardı.
O kritik anın, o karanlık günün detayları, bir kahramanlık destanının sessizliğinde saklı kaldı. O anın dehşeti, çatışmanın şiddeti, bir olgu raporunun sınırları içinde bizden gizlendi. Ancak bilinen tek bir mutlak gerçek vardı: Düşman, bir pusu kurdu.
Hüseyin Öğretmen, bilinen bir tehdidin üzerine, inancıyla, cüretle ve bir kahramanın kaçınılmaz kaderiyle yürüdü. O, sadece bir öğretmendi; ancak gerçeğe olan bağlılığı onu bir savaşçıya dönüştürdü. Pusunun kurulduğu o an, Hüseyin Bulut'un tereddütsüz fedakarlığının en yüksek zirvesiydi. 19 Eylül 1978 günü, Karakoçan toprakları, bir ülkücünün kanıyla sulandı.
O, mücadelesini tahtanın başında ve hayatının her cephesinde verdi. Son nefesinde dahi, vatanın birliği için ödenmesi gereken en ağır bedeli, canını feda etti.
"Şehit Hüseyin Bulut, matematikçinin kesinliğiyle hesapladı: Bazı davalar, ancak canıyla ödendiğinde sonsuzluğa ulaşır. O, hesabını yaptı ve kazandı."