"Vatanın yükünü omuzlayan her işçi, aslında sessiz bir kahramandır; fakat bazıları, ödenmesi gereken bedel ağırlaştığında, vatanın kendisi olur."
KİMLİĞİ VE BİR YÜREĞİN GURBET YOLCULUĞU
Adı: Hüseyin Altay. Doğum yeri, yoksulluğun ve azmin toprağı olan Elazığ'ın Maden ilçesiydi. O, kaderin ve davasının çizdiği yolda, rızkını kazanmak zorunda kalan, çilekeş Anadolu insanının ta kendisiydi. Maddi yoksunluk, onu genç yaşında sırtına yüklediği ağır sorumlulukla gurbet yollarına düşürmüştü. Ankara'da, Bursa'da ve en nihayetinde İstanbul'da; o, sadece ailesine bir lokma daha helal ekmek götürebilmek için yorulmak bilmeden çalışan, tertemiz bir İŞÇİ idi. Omuzlarında taşıdığı yük, sadece ailesinin geçimi değil, aynı zamanda memleket aşkıydı.
RUHUNU ADADIĞI OCAK VE CESARETİN FİDANI
Hüseyin Altay, bedenini ağır işlere adarken, ruhunu yüksek bir ülküye adamıştı. O, sadece ekmeğinin peşinde koşan bir nefer değildi; gurbetteki her adımını, ülkücü hareketin davasına bir tuğla daha koymak için kullandı. Bursa'daki zorlu yıllarında, gençliğin imanını kuvvetlendiren Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucuları arasında yer alarak cesaretin ilk fidanlarını dikti.
İstanbul'a geçtiğinde, Pendik Havaevleri semtinde yaşamaya başladı ve Alarko Fabrikasında çalışarak geçimini sağladı. Ancak bu yeni şehirde de durmadı. İşçi sınıfının onurunu, millet davasıyla birleştiren bir vizyonla, Pendik'te Ülkücü İşçiler Derneği’nin kurucularından biri oldu. O, emeğiyle kazandığı helal lokmayı, davasına adadığı kutsal bir mühür gibi taşıyan, işçi tulumu giymiş bir liderdi. Tehlikenin gölgesinde, karanlık ideolojilerin kol gezdiği zorlu yıllarda, duruşundan milim şaşmadı.
O KARAR ANINDA
Takvimler, o acımasız gün olan 19 Eylül 1977’yi gösteriyordu. Hüseyin Altay için bu gün, diğer günlerden farksızdı; alın teriyle çalışılan ve öğlen yemeğiyle bölünen sıradan bir iş günüydü. Fabrikadan çıktı, kısa bir mola için dışarı adım attı. O, sadece karnını doyurmak için yola çıkmıştı, lakin kader, ona bir efsanevi son hazırlamıştı.
Öğle yemeği tatilinde, Tuzla Tren İstasyonunun hemen yanı başında, hainliğin ve düşmanlığın tuzağı onu bekliyordu. Hayatı boyunca mücadele ettiği davanın tam karşısında duran iki devrimci solcu-komünist militan, pusu kurmuştu. Bu, bir çatışma değildi; bu, ülkü uğruna canını feda eden bir işçiye karşı alçakça düzenlenmiş bir infazdı.
OTUZ İKİ KURŞUNLUK MÜHÜR: ŞEHADET
Hüseyin Altay, o karanlık namluların gölgesine doğru yürürken, geri çekilmeyi ya da pes etmeyi asla düşünmedi. Onun duruşu, inancının sarsılmazlığının bir kanıtıydı. Düşman, onun imanından ve cesaretinden korkmuştu. Bir işçinin saf yüreğini susturabilmek için, akıl almaz bir vahşet sergilendi.
O kahraman bedene, tam otuz iki kurşun isabet etti. Bu sayı, sadece bir cinayetin boyutu değil, aynı zamanda Hüseyin Altay’ın durduğu yerin ne kadar büyük, ne kadar sarsılmaz olduğunun destansı bir mührüydü. Tuzla İstasyonu’nun o anı, bir ülkücü işçinin, davası uğruna kanının son damlasına kadar direndiği tarih sayfalarına yazıldı. O an, bir işçi, 19 Eylül 1977’de, İstanbul topraklarına şehadet şerbetini içerek adını ebediyete kazıdı.
"Hüseyin Altay, ekmek kavgası veren bir işçinin, davası uğruna nasıl bir abideye dönüştüğünün, otuz iki kurşunla mühürlenmiş 19 Eylül 1977 tarihli destanıdır."