"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir milletin vicdanına mühürlenir. O, sözün gücünü bilen, yeminine sadık, son nefesine kadar mücadele eden bir kahramandı."
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
Karadeniz'in çelik iradesiyle yoğrulmuş bir yürek: Fahrettin Yazıcı. Trabzon’un Sürmene ilçesinden kopup gelmiş, adını tarihin sayfalarına değil, vatanın mübarek toprağına yazdıran bir ülkü devi. Mesleği, çağlar boyu süren bir medeniyet davasının anahtarıydı; o bir Türkçe öğretmeniydi. Ancak mücadelesi sadece harfler ve kelimelerle sınırlı kalmadı. En karanlık günlerde, davasının fenerini taşımak için ÜLKÜ-BİR İstanbul Şubesi’nin başkanlığını üstlendi; bir eğitimci olarak zekâsını, bir lider olarak cesaretini ortaya koydu.
VAZGEÇİLMEYEN YEMİN VE DÖRT NEFES
O, sadece bir davanın neferi değil, aynı zamanda dört masum çocuğun babasıydı. Evliydi ve geride dördü de birbirinden değerli miraslar bıraktı. Çocuklarının isimleri dahi onun adanmışlığını fısıldıyordu: Sevilay, Ayhan, Aysel. Üçü de gök kubbenin ve kutsal ideallerin simgesi olan "Ay"ı taşıyordu. Dördüncüsü ise; tüm zorluklara rağmen şükredilen, imana dayanan bir direnişin adıydı: Şükran. Fahrettin Yazıcı, ailesi ve inancı uğruna, omuzlarına yüklenen ağır baskı altında dahi bir an bile geri adım atmadı.
İSTANBUL'DA BİR KALE: BASKILAR VE GÖREV
Nuri Örs İlkokulu’nda öğretmenliğe başladığı andan itibaren, üzerindeki baskı çemberi daralmaya başlamıştı. Düşman, onu kendi meslektaşları arasından ve sokaklardaki militanlardan kuşatmıştı. TÖB-DER’li öğretmenlerin dışarıdaki militanlarla kurduğu işbirliği, onun hayatı pahasına yürüttüğü mücadelenin kanıtıydı. O, tahtanın önünde dururken bile, kalbinin attığı her an, ülkü yolundaki yeminine sadık kalan bir kale gibiydi.
SON VİCDAN SAVAŞI: O KARANLIK GÜN
19 Eylül 1979... Olay, haftalar öncesinden kurulmuş alçak bir tuzağın neticesiydi. Bir kadın taciz edilmişti; militanlar bu acıyı, kendi kirli oyunlarına bahane ederek çevredeki insanları taciz ediyor, ortalığı karıştırıyorlardı.
Fahrettin Öğretmen, bir tanıdık eliyle, maç izleme vaadiyle kahvehaneye çekildi. Bir dostun daveti sandığı bu an, tarihin en büyük ihanetlerinden birine gebeydi. Onu kahvehaneye getiren kişi, görevini tamamlayıp ortadan kayboldu. Bu kayboluş, pusunun kurulduğunun işaretiydi.
Kahvehaneye baskın düzenleyen devrimci-solcu militanlar, sadece Fahrettin Yazıcı’ya değil, orada oturan masum vatandaşlara da yumruklarla saldırdılar. Ancak saldırganların ellerinde sadece yumruklar değil, namlular da vardı.
DÜŞÜŞ VE YÜKSELİŞ
O karanlık karmaşanın içinde, Fahrettin Yazıcı sıradan bir kurban olmayı reddetti. Canı pahasına bir direniş başlattı. Silahlı militanlardan birinin üzerine atıldı ve silahı elinden almaya çalıştı! O an, silahsız bir adamın iradesi, çeliğin soğukluğunu yendi.
Bu cüretkâr hamle, saldırganların paniklemesine neden oldu. Silahı elinden alınmak istenen militan, arkadaşlarından yardım istedi. Ve hainlik, en alçak şekliyle tecelli etti: Militanlardan biri, kahraman öğretmenin sırtına, arkadan iki el ateş etti.
Ağır yaralanan Fahrettin Yazıcı, kahvehanenin sağ yanındaki yola doğru çıktı. Mücadeleci ruhu, vücudunun takatini aşıyordu. Yere yığılıp kalana dek yürüdü. 19 Eylül 1979 günü, o yolda yere düşerken, kahramanlık mertebesine yükseldi ve şahadete erdi.
Olayın ardından atılan iftiranın ne kadar büyük olduğu anlaşıldı. Taciz edilen kadına, şehidin resmi gösterildi. Kadın, kendisini taciz edenin Fahrettin Yazıcı olmadığını beyan etti. O, yalanın ortasında vurulmuş, ama gerçeğin ışığıyla aklanmıştı.
Ülküdaşımızın cenazesi köyüne defin edildi. Arkasından akan insan seli, onun mücadelesinin ne kadar büyük bir mirasa dönüştüğünün en güçlü kanıtıydı.
"O, yalanın ateşinde arınarak şehit düştü. Şimdi, geriye sadece köyüne sığdırdığı büyük bir milletin ve davasının sarsılmaz ve ebedi hatırası kaldı."