"Bazı ruhlar, kaçmak yerine, inandıkları uğruna ateşe yürümek için yaratılmıştır."
I. SÜRGÜNÜN HÜZNÜ, DAVANIN HEYECANI
O, daha hayatının baharındaydı. Yıl 1979'u gösterdiğinde, henüz 25 yaşındaydı ve Ankara Üniversitesi İktisat Fakültesi sıralarında geleceği inşa etme hayali taşıyordu. Ancak Mürsel KARATAŞ’ın kalbi sadece ders kitaplarında değil, Malatya'nın sarsılmaz davasında atıyordu.
O, Malatya’nın yiğit evladıydı; Ülkü Ocakları Derneği Malatya İl Teşkilatı’nın eski İl Başkan Yardımcılığı görevini taşıyan bir sorumluluk abidesiydi. Milli Eğitim Yayınlarında emeğiyle çalışmış, hem okumuş hem de ülkü idealine adanmış bir gençti.
Ne var ki, dönemin iktidar partisi olan CHP tarafından, bu kararlı duruşu yüzünden memleketi Malatya’dan koparıldı ve zorla İstanbul’a sürüldü. Sürgün, onun için bir kaçış değil, davasının bayrağını yeni bir cepheye taşıma emriydi.
II. KADERİN BELİRLEDİĞİ CUMA GÜNÜ
İstanbul'un Akbıyık semti, 1979 yılının o gergin atmosferinde, adeta milli vicdanın sesiyle, düşmanın gölgesinin kesiştiği bir yerdi. Mürsel Karataş’ın ziyaret için bulunduğu Malatya Yurdu ile ülkücü hareketin sesi olan Hergün Gazetesi, kaderin çizdiği o dar cadde üzerinde yan yanaydı.
Tarih 19 Eylül 1979, günlerden Cumaydı. Şehrin üzerinde çöken karanlık, o gün yaşanacak büyük ihanetin habercisiydi.
III. İHANET VE ADANMIŞLIĞIN KARŞILAŞMASI
O güne dek görülmüş en alçakça saldırılardan biri başlatıldı. Komünist militanlar, masumiyet maskesi altında, pazar torbalarının içine gizledikleri uzun namlulu Kalaşnikofları bir anda ortaya çıkardılar. Köşe başlarını tutarak, milli iradenin sesini susturmak istercesine Hergün Gazetesine saldırıya geçtiler.
Saldırının gerçekleştiği yerde, Hergün Gazetesinin hemen karşısında, daha önce şehit düşen Süleyman Özmen’in annesi, nam-ı diğer Emine Ana’nın işlettiği mütevazı bakkal dükkanı bulunmaktaydı. Bu dükkan, o an kanlı bir çatışmanın ortasına sıkışmış, masumiyetin son kalesiydi.
IV. ATEŞE DOĞRU KOŞAN KAHRAMAN
Mürsel KARATAŞ, Malatya Yurdunda arkadaşlarıyla bulunduğu sırada, silah seslerinin dehşetini ve Emine Ana’nın dükkanının köşesinden ateş açan militanların vahşetini gördü. O an, sadece 25 yaşındaki bir öğrenci değildi; o, Malatya’dan İstanbul’a taşınan desturun, adanmışlığın ta kendisiydi.
Gözleri karardı; canını, ardında bıraktığı ideali ve koruması gereken masumları (Emine Ana’yı ve diğer yurtseverleri) düşündü. Saklanmayı, kaçmayı veya geri çekilmeyi reddederek, inanılmaz bir cesaretle, ateş açan militana doğru koşmaya başladı.
Bu, bir insanın elinde hiçbir şey yokken, mermilere doğru attığı en onurlu adımdı. Mürsel Karataş, hayatını feda ederek, düşmanın dikkatini dağıtmayı, saldırıyı durdurmayı seçti.
V. BİR BAYRAK GİBİ ŞEHADET
Onun bu imkansız koşusunu gören diğer militanlar, şaşkınlık ve öfkeyle, namlularını hedef aldıkları gazete binasından çekip, doğrudan bu fedakar genç adama çevirdiler. Bir an içinde, tüm silahlar tek bir kararlı yüreğe odaklandı.
Mürsel KARATAŞ, Emine Ana’nın bakkal dükkanının hemen önünde, adanmışlığının bedelini ödedi. Silahların gölgesinde düştü, ancak yere düşerken dahi, terörün kalbine korku salan, son nefesiyle davasının bayrağını dikti.
25 yıllık kısacık ömrünü, bir meşale gibi yakarak, İstanbul’un o uğursuz sokağını ebedi bir kahramanlık meydanına çevirdi.
"Onlar ki, 25 yaşında bir destanı, düştükleri toprağın en kutsal mührü kıldılar; ve o mühür, zulmün karanlığını sonsuza dek yırtıp atacaktır."