"Kimi hayatlar, bir nişan yüzüğünden çok, vatanın alnına yazılan sarsılmaz bir yemini taşır."
BİR KAHRAMANIN KİMLİĞİ VE SESSİZ YEMİNİ
Manisa’nın yiğit Turgutlu ilçesinden yükselen bir adanmışlık abidesiydi o: DEMİR KAHVECİ. Henüz 25 yaşındaydı. Ellerinde usturası, sanatıyla geçimini sağlayan bir ZENAATKÂR (Berber). Ancak o, sadece saç kesmiyor; ÜGD (Ülkücü Gençlik Derneği) saflarında, davasına canını adamış bir genç olarak duruyordu. Sıradanlığın gölgesinde değil, bilinçli bir tehlikenin ışığında yaşıyordu. Daha önce de saldırıya uğramış olması, onun bu kutlu mücadeleden asla geri dönmediğinin, korku zincirlerini çoktan kırdığının en güçlü kanıtıydı. O, düşmanın hedef tahtasına alınmış, fakat yürüdüğü yoldan sapmamış bir ülkü neferiydi.
14 EYLÜL 1979: SEVİNÇ VE SON VAZİFE
Takvimler, 14 Eylül 1979’u gösterdiğinde, Demir Kahveci hayatının en mutlu akşamına hazırlanıyordu. O gün, sevdasıyla birleşeceği nişan töreni vardı. O akşam, kalbi müstakbel bir yuvaya duyduğu sevgiyle çarparken, kader onu çok daha büyük, çok daha çetin bir nişana çağırmıştı: Şehadet.
AZİZ’İN SON YOLCULUĞU VE ATEŞİN BAŞLANGICI
O karanlık akşamın ilk ve masum kurbanı ise küçük bir hayatın temsilcisi, Aziz ŞAHİN oldu. Aziz, yengesinin verdiği ekmek hamurunu, tahta teknesiyle bisikletinin üzerinde, pişirilmek üzere fırına götürüyordu. Gözünü kan bürümüş militanlar ise o sırada, Berber Demir Kahveci’nin dükkânına baskın yapmayı planlıyordu. Hastane arkasındaki fırın kapalı çıkınca, Aziz, kaderini bilmeden en yakın adres olan Berber Demir’in karşısındaki Alankuyu’daki fırına yöneldi. Tam bu anda, planlı bir cinayetin ortasına düştü. Kahramanımızın dükkânının önünde, pusudaki canilerin karşısına çıkan Aziz’e kurşun yağdırmaya başladılar. Orada, düşmandan habersiz taşıdığı ekmek hamuru, masumiyetin kızıla boyandığı bir kefene dönüştü.
DEMİR’İN DESTANSI SIÇRAYIŞI
Silah sesleri, Demir’in nişan hazırlığı yapılan dükkânında yankılandı. O an, Demir Kahveci bir karar vermek zorunda kaldı: Kendi can güvenliğini sağlamak ya da dışarıda düşen masum sese koşmak. Bir kahraman, en zor anda kaçmayı değil, yüzleşmeyi seçendir. Demir tereddüt etmedi, kapıya doğru atıldı. O, düşmanın kendisi için geldiğini biliyordu; lakin bir yiğidin davası, sadece kendi yaşamını korumakla sınırlı değildir. Kapıda belirdiği an, gözü dönmüş caniler ateşi ona yönelttiler.
O an, tarihe geçen bir kahramanlık anıydı. Demir, vücuduna isabet eden tam 7 mermi ile kanlar içinde yere yığıldı. 7 kurşun, 25 yıllık hayatına karşı sıkılmıştı; fakat her mermi, onun davasına olan sadakatinin bir mührü oldu.
SESSİZLİĞİN ORTASINDAKİ ŞEHADET
Bu kanlı infaz, ikindi namazından çıkan insanların gözleri önünde gerçekleşti. O anı görenler vardı, o kurşun seslerinin yankısını duyanlar, yere yığılan kahramanımızı seyredenler vardı. Ancak korkunun ya da kayıtsızlığın karanlık örtüsü, o an herkesin dilini bağladı. Kimse, 12 Eylül askeri mahkemeleri gelene kadar şahitlik etmeye cesaret edemedi. Demir Kahveci, düşerken sadece kurşunların soğukluğuyla değil, aynı zamanda o anki toplumsal sessizliğin acısıyla da sınandı. Fedakârlığı büyüktü, çünkü kendisi için değil, sessiz kalanların geleceği için can vermişti.
EBEDİ BİR UĞURLAMA
Fakat ne kanlı pusu, ne de anlık sessizlik, bu iki yiğidin hatırasını gölgeleyebildi. Ertesi gün, 15 Eylül 1979’da, Aziz ŞAHİN ve Demir KAHVECİ’nin naaşları, Turgutlu’da omuz omuza taşındı. Binlerce kişi, tekbirler eşliğinde yürüdü. Demir, nişan yüzüğünü takamadan; Aziz, pişiremediği ekmeğiyle sonsuzluğa yürüdü. Onlar, eller üzerinde taşınarak, bir milletin vicdanında ebediyete uğurlandılar.
"O, nişan yüzüğü yerine, bir milletin vicdanına yedi mermiyle yazılan imzasını bıraktı. 14 Eylül 1979, sadece bir tarih değil, bir fedakârlık yemininin mühürlendiği gündür."