"Bazı gençlikler, baharı yaşamak yerine, vatanın kışını ısıtmak için yanmayı seçer. Tahir’in ateşi, işte o kararın adıdır."
BAŞLANGICIN YÜREĞİ: BİR YİĞİDİN YEMİNİ
Adı Tahir Kökçü’ydü. O, kuru bir isimden fazlası, bir ruhun ve inancın sembolüydü. Hatay’ın bereketli topraklarında, İskenderun ilçesinin Akçay Köyü’nde doğdu. Ancak kaderi onu sadece bir coğrafyanın evladı yapmadı; ruhunu daha büyük bir ülküye adadı. Kalbine işlediği o sarsılmaz inançla, omuzlarına Türk Milliyetçisi ve Ülkücü kimliğini yükledi. Onun varlığı, sadece yirmi yıllık kısa bir ömür sürecek olsa da, adanmışlığının çelikten yansımasıydı.
YİRMİ BAHARIN ADANMIŞLIĞI
Yirmi yaşındaydı. Gözlerinin önünde parlak bir gelecek, zihninde bilimin ışığı vardı. Malatya’da, Üniversite Kimya Bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Laboratuvar önlükleri ve ders kitapları onu beklerken; o, ülkesinin üzerindeki karanlık bulutları dağıtma görevini kendi üzerine almıştı. Tahir, geleceğin mimarı olma hayalini, milleti için tehlikenin tam ortasına bir direniş meşalesi dikmek uğruna ertelemişti. Öğrenciydi; ancak hayatının en büyük dersini, fedakarlık ve cesaret üzerine yazmaya karar vermişti.
MALATYA KIYAMI VE SON VAZİFE
18 Nisan 1978... Malatya, o gün, karanlık bir kıyametin gölgesi altındaydı. Şehrin onurlu başkanı Hamit Fendoğlu, gelini ve iki torunu ile birlikte alçakça şehit edilmişti. Bu kanlı olayın yarattığı acı, tüm Ülkücü camiayı bir araya getirmişti. Tahir Kökçü de omuz omuza duruş sergileyen binlerce vatan evladı arasındaydı. Onlar, sadece bir cenaze törenine katılmıyorlardı; düşenlerin emanetine sahip çıkmak için, açık tehdit ve tehlikenin ortasında, son bir görevi yerine getiriyorlardı. Şehitler toprağa verilmişti. Herkes biliyordu ki, o gün Malatya sokakları pusularla çevrili bir ateş çemberiydi.
TURAN EMEKSİZ’DE AÇILAN O ATEŞ
Tahir ve ülküdaşları, vazifelerini tamamlayarak mezarlıktan dönüyorlardı. Onların tek suçu, şehitlere saygı göstermekti. Ancak şehirde kol gezen devrimci solcu-komünist militanlar, bu onurlu dönüşü hedef almışlardı. Turan Emeksiz Caddesi, kalleşliğin sahnesi oldu. Evlerin çatıları, balkonları birer pusu noktasına dönüştürülmüştü. Bir anda, namlunun ucundan çıkan kurşunlar, masumların üzerine yağmaya başladı. Bu, kahpe bir saldırı, tarihe kara bir leke olarak geçecek bir cinayetti.
Kurşunlar yağarken, Tahir Kökçü, bu alçaklığın tam ortasında duruyordu. Geri çekilmeyi değil, inancının gereğini yaşamayı seçti. Açılan bu kahpe ateş sonucu, yirmi yaşındaki o yiğit, başından ağır yara aldı. Hastaneye kaldırıldı. Ancak Tahir’in kanı, akıp gitmiş, bayrağına renk katmıştı. Vücudunu siper ederek verdiği bu son nefesle, 18 Nisan 1978 günü, adını şehitlik mertebesine yazdırdı.
HATAY TOPRAĞINDA BİTEN BİR DESTAN
Şehit Tahir Kökçü’nün naaşı, doğduğu topraklara, Hatay’a geri gönderildi. O, 20 yaşında, henüz baharında olan bir öğrenciydi; ama geride bıraktığı destan, yıllara sığmayacak kadar büyüktü. Malatya’da yeşeren fedakarlık tohumu, Hatay’ın toprağında ebedi bir anıt oldu. O, sadece toprağa verilmedi; o gün bir ülkenin vicdanına ve hatırasına gömüldü. Tahir Kökçü, kimyanın formüllerinden çok daha büyük bir denklemi, adanmışlık ve şehadet denklemini çözmüştü.
"Şehit düşmek, bir son değil, adını ebediyete kazıyan o en büyük başlangıçtır. Tahir Kökçü, gençliğini değil, çağlara ışık tutacak meşalesini bıraktı."