“Bazılarının ömrü, bir meşale gibi sadece yandığı yere ışık saçar. Mesut Akkalem’in ömrü ise, bir dağın zirvesinden sonsuzluğa uzanan bir yemin oldu.”
UŞAK’IN YÜREĞİNDE YANAN IŞIK
Adı, bir idealin mühürlendiği kaideydi: Ülkücü Şehit MESUT AKKALEM. O, sadece bir beden değil, 1978 yılının karanlık ve fırtınalı günlerinde, memleketine adanmışlığın sarsılmaz ruhuydu. Uşak’ta doğmuş, topraklarına ve milletine olan sevgisini mesleğiyle taçlandırmıştı. Tarih 13 Eylül 1978’i gösterdiğinde, bu adanmışlık yemini, şehadet tacıyla ebediyete kavuşacaktı.
İKİ KUTLU VAZİFENİN ERİ
Mesut Akkalem, milletin geleceğine ışık tutan en kutsal görevi üstlenmişti: O bir ÖĞRETMEN’di. Uşak’ın Selvioğlu Köyü’nün tozlu yollarında, cehaletin karanlığına karşı bir meşale tutuyordu. Omuzlarındaki yükün farkındaydı. Ancak memleketin zor günlerinde, sadece ders vermek yetmezdi. Helal rızkını kazanmak ve ailesine destek olmak için, ek iş olarak direksiyon sallıyor, geceleri yollarda taksicilik yapıyordu. Gündüz talebelerin öğretmeni, gece yolların yorgun yolcusuydu; hayatı, iki kutlu vazife arasında adanmış bir fedakarlık destanıydı.
KAÇIRILIŞ VE AZAP ÇEMBERİ
Fakat onun taşıdığı ülkü, zalimin ve karanlığın hedefi olmaya yetiyordu. Zira o, komünist militanların karşısında dimdik duran, eğilmeyen bir duruşun temsilcisiydi. Olay günü, devrimci solcu-komünist militanlar, bu onurlu ülküdaşımızı hedef aldı. Haince bir pusuyla onu kaçırdılar.
Başladı bilinmezliğin ve azabın en karanlık faslı. Mesut Akkalem, teslim olması, davasından vazgeçmesi için akıl almaz bir işkence çemberine alındı. Her çekiç darbesinde, her kırbaç sesinde, ondan istenen tek şey vardı: İdeallerinden dönmek. O ise, canından çok sevdiği vatan ve inanç uğruna, tüm işkencelere göğüs gerdi. Kaynaklar detayı vermez; fakat kahramanın o anlarda çelikleşen iradesi, bedeni teslim olurken bile ruhunun asla boyun eğmediğini haykırmaktadır. O, işkencenin en vahşisinde bile, bir devin sarsılmaz duruşunu sergiledi.
13 EYLÜL 1978: ÖLÜMÜN ZAFERE DÖNÜŞÜ
Mesut Akkalem’in çelikten iradesini kıramayanlar, en alçakça yolu seçtiler. Yüzüne bakmaya cesaret edemedikleri kahramana, sırtından ve kafasından kurşun sıktılar. Bu, bir cesaret eylemi değil, yenilmişliğin ve korkunun son çaresiydi. Uşak’ın bağrında, bir öğretmen, bir ülkücü, bir baba; aldığı kurşun yaralarıyla şehadet mertebesine ulaştı.
Cansız bedeni, günlerce sonra, kırsalın sessizliğinde, Uşak topraklarını namusu bilen çobanlar tarafından bulundu. Mesut Akkalem, bu kutsal topraklara öğretmenlik ve taksicilikle hizmet etmişti; şimdi ise kanıyla mühürlüyordu. Cenazesi, binlerin duası eşliğinde, Uşak Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi. O, sadece bir şehit değil, 13 Eylül 1978 günü, inandığı değerler uğruna çekilen ıstırabın, ancak teslimiyetle değil, ancak zaferle sonlanacağını gösteren bir destandı.
“Onlar, bedenini kurşunladılar; fakat Mesut Akkalem, geride kalan her yüreğe adalet ve cesaret dersi verdi. O gün, Uşak semaları bir yiğidini değil, bir kahramanlık bayrağını ebediyete uğurladı.”