"Bazı ruhlar vardır ki, üzerlerine yürüdükleri yolun bedelini daha doğmadan ödemeye razıdır. İşte o ruhlar, adanmışlığın Celalettin adını taşır."
ERZURUM’UN DEMİRDEN YÜREĞİ
O, dadaşlar diyarı Erzurum’un çetin ikliminde yoğrulmuştu. Adı, Celalettin Cerim. Göğsünde taşıdığı ülkü, onun tek kimliğiydi. Takvimler 13 Eylül 1979’u gösterdiğinde, bu adanmış genç, sadece bir yaşam sürmüyor; inancının çelikten zırhını kuşanıyordu. Yaşadığı çağı, bir meslekle değil, bir duruşla tanımlıyordu. Ham metin, onun dünyevi mesleğini kayda geçirmemişti; zira onun tek ve en büyük mesleği, uğruna can verdiği ideallerin yılmaz bir neferi olmaktı.
KADERİN SOĞUK VURGUNU: ADANA YOLCULUĞU
Adana’ya doğru yola çıkmıştı. Amacı, büyük davaların karmaşasından uzakta, Meydan mahallesinde ikamet eden akrabalarına bir selâm götürmek, insani bir bağ kurmaktı. Fakat o karanlık yıllarda, Anadolu topraklarında atılan her adım, bir sınava gebeydi. Erzurum’dan getirdiği onurlu duruş, masumiyetin son perdesi olacaktı.
Otobüs terminalinden indiğinde, Adana’nın sıcaklığı yerini, pusuda bekleyen bir ihanetin soğukluğuna bıraktı. Hiçbir şeyden habersiz, bir taksiye bindi. Gideceği adresi, Meydan mahallesini söyledi. Fakat o koltuğa oturduğunda, sadece bir yolcu değil, kaderine doğru ilerleyen bir kahramandı.
İNANCIN BEDELİ VE YALNIZ MÜCADELE
Taksi şoförü, yolu değil, idealleri takip eden bir militandı. Devrimci-solcu komünist bir zihniyetin kurban arayan tetikçisiydi. Celalettin Cerim’in Erzurum’dan getirdiği dil, davasına olan sarsılmaz bağlılığını ele verdi. O an, taksi bir ulaşım aracı olmaktan çıktı; bir yargılama kürsüsüne dönüştü.
Celalettin, belki de son kez inancını dile getirdi. Ve o an, basit bir ziyaretin, ölümcül bir hesaplaşmaya dönüştüğünü anladı. Duruşu, konuşması, kimliği; hepsi onun idam fermanıydı. Taksici, bir ülkücüyü tuzağa düşürdüğünü fark etmişti. Birliğin ruhunu taşıyan Celalettin, şimdi Adana’nın yabancı sokaklarında tek başına kalmıştı.
MEÇHULİYETE ATILAN SON ADIM
Karanlık eller harekete geçti. Celalettin, meçhul bir yere götürüldü. Tarih ve mekân, o anın dehşetini kaydetmekten âciz kaldı. Kimler vardı karşısında? Bir kişi mi, yoksa bir sürü mü? Bu bilgi sonsuza dek sır olarak kalacaktı. Ama bilinmeyen, onun teslim olduğu anlamına gelmiyordu.
O son anlar, anlatılmayan, kaydedilmeyen bir destandır. Silahların gölgesinde, Celalettin’in zihninden hangi yeminlerin geçtiğini bilemeyiz. Ama şunu biliriz: O, inancını inkâr etmedi. O, kimliğini saklamadı. Celalettin Cerim, korkunun karanlığına boyun eğmek yerine, tek başına biri ya da birileriyle çarpıştı. Ve nihayet, 13 Eylül 1979’da Adana'nın meçhul bir köşesinde, gök kubbeyi yırtan sessiz bir fedakârlıkla şehadet şerbetini içti.
GÖZLERİ KAPALI KALAN DESTAN
Cellatlar, Celalettin’in bedenini bir sulama kanalının soğuk sularına atarak, hakikati boğabileceklerini sandılar. Fakat inanç, suyla sönmez, aksine arınır ve yayılır.
Celalettin’in bedeni Adana’daydı, ama ruhu Erzurum’da yankılanıyordu. Ülkü Gençlik Derneği Erzurum şubesi, dadaşın aziz ruhunu sahipsiz bırakmadı. Binler bir araya gelerek, o şehidin ardında bıraktığı boşluğa gıyabında cenaze namazını kıldı. Bu, sadece bir dua değil, Celalettin Cerim’in davasının asla ölmeyeceğine dair verilmiş bir sözdü.
"Bazı ölümler, sadece bir son değil; ardıllarına bırakılmış, ateşi sönmeyen bir mirastır. Celalettin Cerim, 13 Eylül 1979 günü, inanç uğruna atılan meçhul bir adımla tarihe yazılmış bir yemin oldu."