"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir ideale yemin edilerek, o yeminin uğruna feda edilir."
DOĞUŞ VE ANADOLU MİRASI
Erzurum’un çetin coğrafyasında, Pasinler’in Karapınar Köyü’nde (1956) bir yiğit doğdu. Ziya Ağırbaş. Henüz bir yaşındayken, 1957’de ailesiyle birlikte Sivas’ın Gemerek İlçesi'nin Yeniçubuk Beldesi'ne göç eden bu Anadolu çocuğu, çocukluğunu ve ilk gençliğini bu yeni toprakların ruhuyla yoğurdu.
O, sadece bir evlat değildi; bir davanın doğal mirasçısıydı. Ağırbaş Ailesi, kökleri CKMP’ye kadar uzanan, ülkücü duruşu nesilden nesile taşıyan bir yuvaydı. Babasından miras aldığı bu onurlu sancak, Ziya’nın yüreğinde bir ateş gibi yanıyordu. Gemerek Lisesi’nde tahsilini tamamlarken, kaderi onu sadece kitaptan öğrenilen bilgilerle değil, adanmışlık yeminiyle şekillendiriyordu.
GENÇLİĞİN YEMİNİ VE İSTANBUL’A YÜRÜYÜŞ
Ziya Ağırbaş’ın ufku dardı; o, hem okumak hem de çalışmak için İstanbul’un çalkantılı ortamına, umutların ve tehlikelerin kesiştiği noktaya adım attı. Üniversite tahsili için gittiği bu büyük şehirde, Gültepe - Yahya Kemal mahallesine yerleşti. O, sadece bir öğrenci ve geçimini sağlamaya çalışan bir genç değildi; onun mesleği, ülkücü bir duruşun neferi olmaktı.
18 yaşının verdiği o saf ve yılmaz cesaretle, idealleri uğruna İstanbul’un karmaşasında hem mücadelesini sürdürüyor hem de hayatını kazanıyordu. O, davası için tehlikenin nerede olduğunu bilmesine rağmen, geri dönmeyi asla düşünmeyen, duruşuyla ailesinin ve davasının onurunu taşıyan bir kahraman adayıydı.
SON ÇAĞRI: VEFANIN ATEŞ ÇEMBERİ
Takvimler, tarihe kara bir leke olarak geçecek olan 12 Eylül 1978'i gösteriyordu. İstanbul, kanlı bir hesaplaşmanın ortasındaydı. Harmantepe mahallesinden yükselen çaresiz bir feryat, Ziya Ağırbaş’ın tüm planlarını, tüm geleceğini bir anda hiçe saymasına neden oldu.
Bir grup ülküdaşı, devrimci solcu-komünist militanların toplu ve alçakça bir saldırısıyla karşı karşıyaydı. Bu, sadece bir çatışma değil, bir vefa sınavıydı.
Ziya Ağırbaş, bu yardım çığlığına sırtını dönmedi. Kendi can güvenliğini unuttu; yarım kalan okulunu, gelecek hayallerini geride bıraktı ve kardeşlerinin sesi olduğu için, tehlikenin merkezine doğru, kararlılıkla yürüdü. O an attığı her adım, bir kahramanlık manifestosuydu.
12 EYLÜL 1978: ŞEHADETİN MÜHRÜ
Yardıma koşan Ziya Ağırbaş, ülküdaşlarının önünde bir set, bir kalkan olmak istedi. Fakat karanlık, kahramanlığı yüz yüze bir meydan okumayla sınamadı. Alçakça pusu kuran devrimci solcu-komünist militanların açtığı hain ateş sonucu, kurşunlardan biri sırtından girerek tam kalbine isabet etti.
Vefa duygusuyla atan o yiğit kalp, bu ağır yara karşısında dahi mücadelesini sürdürdü. Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmak istenirken, gençlik yeminini o kutsal topraklara mühürledi.
Ziya Ağırbaş, 12 Eylül 1978 günü, henüz ömrünün baharında, davasına olan sadakati ve ülküdaşlarına olan vefası uğruna Şehitlik mertebesine erişti. O, sadece hayatını kaybetmedi; yürüdüğü yolda geri adım atmamanın, zor anlarda bile kardeşinin yanında durmanın destanını yazdı.
"Onun hikayesi, gençliğin yeminine sadakatin, bir ülkü uğruna hayatı hiçe saymanın destansı imzasıdır."