"Bazı ruhlar, en karanlık çağlarda bile imanın sarsılmaz kalkanını taşır; onların yolu, şehadetle aydınlanır."
KİMLİĞİ VE YÜKLENDİĞİ MİRAS
Sinop’un Erfelek ilçesinden yükselen bir ses, bir inancın ve adanmışlığın sembolüydü o. Mehmet Göl. O sadece bir isim değil, bir duruştu. Mesleği, çağının en kutsal ve en tehlikeli nöbetiydi: İmamlık ve Kur’an Hocalığı. Kalbi, milletinin vicdanıyla atan, elinde taşıdığı Kur’an-ı Kerim’i, içinde yaşadığı fırtınalı dönemin yegâne sığınağı kabul eden bir maneviyat eriydi. O, karanlık ideolojilerin hüküm sürdüğü topraklarda dahi, Hakk’ın nurunu yaymaktan bir an olsun çekinmedi.
ADANMIŞLIĞIN YOLCULUĞU VE KADERİN ÇAĞRISI
Takvimler 11 Eylül 1980’i gösterdiğinde, Mehmet Göl, vazifesinin peşinde Ordu-Fatsa topraklarında bir yolculuğa çıkmıştı. Yanında, Fatsa Ilıca Sarmaşık köyünden Ömer Yıldız ve Akkuş köyünden Mehmet Ali Bilgili vardı. Üç yiğit, farklı coğrafyalardan gelmiş olsalar da, aynı değerler uğruna kader birliği yapmışlardı. Onların bu masum ve kutlu yolculuğu, Tıngır Değirmeni mevkiine doğru atılan, son ve geri dönüşü olmayan adımlar zinciriydi. Bilmiyorlardı ki, bu coğrafya, onların canlarıyla sulanacak ve adlarını tarihin destanına yazdıracak bir ateş çemberine dönüşecekti.
11 EYLÜL 1980: VAHŞETİN PUSUYA DÜŞTÜĞÜ AN
O dehşetli gün, Dev-Yol militanları tarafından kurulan hain bir pusu, yolculuklarına son verdi. Devrim ve kaos fikriyle zehirlenmiş olan bu eli kanlı güruh, Tıngır Değirmeni’nde vasıtalarını durdurdu. Ön saflarda yer alan militan Şükrü Duran, C. Yakan’ın azmettirmesi ve ölü militan Kemal Özdemir’in fikirlerinin ışığında hareket ederek, S. Akyazı, Ali Işık ve Kamil Genç ile birlikte bu üç yiğit ruha saldırdı.
SON DURUŞ VE EBEDİ ZAFER
O anlara dair kuru bir bilgi olmasa da, bir İmamın, bir Kur’an Hocasının ve onun kader arkadaşlarının, namluların gölgesinde dahi inançlarından zerre kadar taviz vermediği kesindir. Mehmet Göl, ruhunu teslim etmeden önce, ardında bıraktığı davasının büyüklüğünü kanıyla tescil etti. Mermiler bedenlerini tararken, bu kahramanlar maddeten düşmüş, ancak manen ve ruhen yücelmişlerdi. 11 Eylül 1980, Ülkücü Şehit Mehmet Göl'ün, Hakk’a yürüyerek imanın yenilmezliğini ispatladığı, kanla yazılmış bir onur sayfasıdır.
ARKADA KALANLARIN AĞIDI VE MİRASI
Şehadet sadece gideni değil, geride kalanı da yakar. Ömer Yıldız’ın annesi Hatice Yıldız, evladının ve onunla birlikte şehit düşen dava arkadaşının o kara güne tanıklık etmenin tarifsiz acısıyla yaşadı. Evladının can verişine şahit olan bu ana yüreği, bu dayanılmaz kederin ağırlığına ancak birkaç sene dayanabildi ve o da hayatını kaybetti. Mehmet Göl’ün fedakârlığı; ardında sadece gözyaşı değil, zulme karşı dimdik duruşun, adanmışlığın ve kutsal bir davanın gelecek nesillere aktarılacak sarsılmaz mirasını bıraktı.
"Mehmet Göl, sadece bir beden olarak düşmedi; imanı ve davası, 11 Eylül'ün karanlık gecesinden süzülerek, milletinin vicdanına kazınmış ebedi bir fener oldu."