"Bazen bir hayat, ne kadar yaşadığıyla değil, hangi ideale adandığı ve hangi karanlıkta bir yıldız gibi söndüğüyle ölçülür."
I. KİMLİĞİ VE BİLİNMEYENİN GİZEMİ
Bu destanın başkahramanı Mehmet Ali Bilgili’dir. Adı, Ordu’nun Akkuş köyünden yükselen, ancak kaderi 11 Eylül 1980 tarihinde Fatsa topraklarında mühürlenen bir yiğittir. Mehmet Ali Bilgili’nin doğum yeri, mesleği ve o güne dair kuru biyografik kayıtlar suskun kalsa da, onun ruhunun atlası vatan sevgisiyle çizilmiş, fedakârlık yeminiyle mühürlenmiştir. Bilinmeyenler, onun davasına ne kadar büyük bir adanmışlıkla sarıldığını gösteren adsız birer nişanedir; sanki o, şahsi kimliğinin değil, taşıdığı bayrağın bir neferi olmayı seçmiştir. O, sadece bir birey değil, memleketin üzerine çöken kara günlerde ışık taşıyan isimsiz kahramanların sembolüdür.
II. RUHLARIN YOLCULUĞU VE KUTLU VAZİFE
O kader gününde Mehmet Ali Bilgili yalnız değildi. Yanında, farklı coğrafyalardan gelip aynı ideal uğruna omuz omuza yürüyen iki dava arkadaşı vardı: Fatsa Ilıca Sarmaşık köyünden cesur Ömer Yıldız ve Sinop’un Erfelek ilçesinden gelerek imanı ve irfanı temsil eden, mübarek KUR’AN Hocası Mehmet Göl.
Bu üç adam, sadece bir vasıta ile yolculuk etmiyorlardı; onlar, 1980 Eylül’ünün gergin ve puslu atmosferinde, idealleri ve inançları uğruna kutlu bir vazifeyi taşıyan ruhlardı. Onların varlığı, bölgede yükseltilen karmaşanın ve zulmün karşısına dikilen bir kararlılık abidesiydi.
III. 11 EYLÜL 1980: KADERİN DÖNÜM NOKTASI
Tarih, 11 Eylül 1980’i gösteriyordu. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık gecelerinden birinin hemen öncesiydi. Adalet ve huzur arayanların sesi, şiddetin çığlıkları arasında kayboluyordu. Bu karmaşanın tam kalbinde, Ordu’nun Fatsa ilçesinde, Mehmet Ali Bilgili ve arkadaşları, otoyolda değil, bizzat kaderin yolunda ilerliyorlardı.
Onlar, bilmeden, Tıngır Değirmeni mevkiinde kendilerini bekleyen bir pusuya doğru yol almaktaydılar. Bu, sadece bir yol kesme eylemi değil, bir idealin kurban edilme anı olacaktı.
IV. TINDIR DEĞİRMENİNDE SON DURUŞ
Fatsa Ilıca Tıngır Değirmeni mevkii, bir anda, kahramanların hayatlarının keskin bir virajı haline geldi. Vasıta, karanlık eller tarafından durduruldu. Dev-Yol militanı Şükrü Duran, silahını doğrultarak onların yolunu kesti. Bu vahşetin arkasında ise C. Yakan ve ölü militan Kemal Özdemir’in azmettirmesi vardı.
O an, Mehmet Ali Bilgili ve yoldaşları için geri dönüşü olmayan bir an oldu. Silahların gölgesinde, S. Akyazı, Ali Işık ve Kamil Genç’in ellerinden çıkan mermilerle vasıta tarandı. Bu kahramanlar, kaçmayı ya da teslim olmayı değil, inançlarının ateşiyle dimdik durmayı seçtiler; kurşunlar bedenlerine saplanırken, onların ruhları, taşıdıkları davanın ölümsüzlüğü için son nefeslerini verdiler. Onlar, en zorlu anda bile geri adım atmayan, teslimiyet yerine şahadeti seçen bir duruş sergilediler.
V. YÜREĞE DÜŞEN KOR: MİRAS VE ANNE ACISI
Mehmet Ali Bilgili, Ömer Yıldız ve Mehmet Göl o puslu günde düştüler; ancak onların kanlarıyla yazılan destan sadece o güne ait değildi.
Bu feci şahadetin en derin acısını ise Ömer Yıldız’ın annesi Hatice Yıldız taşıdı. Evladının feda edilişine tanık olan bu kahraman ana, yüreğine düşen bu koru taşıyamadı. Olaydan sadece birkaç sene sonra Hatice Yıldız da, oğlunun acısıyla kavrularak vefat etti. Bu acı ve vefat, sadece bireysel bir kayıp değil, kahramanların canları pahasına verdikleri mücadelenin, tüm bir millete yayılan tarifsiz yükünü ve annelerin feda edilen gençlikleri karşısında yaşadığı derin travmayı simgeleyen hüzünlü bir mirastır.
"Onların düştüğü yer, tarihin karanlık bir sayfası olabilir; ama bıraktıkları iz, nesiller boyu sönmeyecek bir kahramanlık ateşi olarak yüreklerde yanmaya devam edecektir."