"Bazı hayatlar mürekkeple değil, son duruşlarının kanıyla yazılır. Erdem Arabacı’nın hikayesi, tek bir yüreğin destanlaştığı o son nöbettir."
KİMLİK: ADANMIŞLIĞIN YÜZÜ
Düzce topraklarında açan ve Ankara’nın çetin rüzgârlarında çelikleşen bir fidanın adıydı Erdem Arabacı. Henüz 21 bahar görmüş, ailesinin ocağında yanan tek erkek evlat, bir milletin geleceği için Gazi Eğitim Enstitüsü sıralarında ter döken bir öğrenciydi. Fakat onun sınıfı sadece okul duvarları arasına sığmazdı; Yenimahalle MHP Gençlik kolları yönetiminde görev alarak, ülkülerinin sancağını en önde taşıyordu. O, sadece okuyan değil, aynı zamanda omuzlayan, fikrini canıyla savunan bir yiğitti. Ankara Demetevler’de ikamet eden bu genç bozkurt, bir kahramanlık manifestosuna imza atacağını henüz bilmiyordu.
YÜREKLERİN EN UZUN GECESİ: 10 EYLÜL 1977
Takvimler 10 Eylül 1977’yi gösterdiğinde, zamanın ruhu manevi bir zirveye ulaşmıştı. Aylardan Ramazan, mübarek Kadir Gecesiydi. Tüm İslam âlemi için rahmet ve bağışlanma kapılarının aralandığı, fakat Erdem için kaderin kapılarının kapandığı o kutlu vakitti. İftar sofrasının kurulmasına yarım saat kala, karanlık eller ve kızıl nefret, onun üzerine bir fırtına gibi çöktü.
TEK KİŞİLİK MÜCADELE
Devrimci solcu-komünist militanlar, ülkülerinin nöbetini tutan bu gence haince saldırdılar. Erdem Arabacı, inancının verdiği güçle geri adım atmadı; göğüs göğüse, onuruyla dövüştü. İlk çatışmada eli yara aldı, ancak ruhu dimdikti. Yarasını sardırmak, nefsini teslim etmek değildi; o, destanını tamamlamak için geri çekilen bir savaşçıydı. Bir eczanede pansumanını yaptırdıktan sonra, sanki kaderini çağırmışçasına, tekrar sokağa çıktı.
DESTANIN YAZILDIĞI AN: 1’E KARŞI 27
Erdem’in yarım bıraktığı kavgayı, alçaklar sürüsü yirmi yedi kişilik devasa bir grupla tamamlamaya gelmişti. Karşısında yirmi yedi gölge, yirmi yedi nefret dolu çehre vardı. Ama Erdem Arabacı, bir bozkurtun çemberlenmiş son anındaki haysiyetiyle, tereddüt etmeden o kalabalığın içine daldı.
Bir 'e yirmi yedi kişi dövüşüyordu!
İman gücünü yumruklarına yüklemiş, ilk anda önüne çıkan dört devrimciyi yere serdi. O, yenilmez bir iradenin son nefesiydi. Kıyasıya süren bu eşitsiz savaşta, kızıl itler yine korkaklığa ve kancıklığa başvurdu. Erdem, yumruklarını savurarak grubun içine dalmışken, hain bir kurşun sırtını buldu.
ŞEHADET ANINDAKİ NARA
Vücuduna saplanan ilk kurşuna rağmen, Erdem’in dudaklarından sızan inilti değil, bir haykırış oldu: “Allah, Allahûekber!” O artık sadece bir öğrenci değil, inancının kalesini savunan bir neferdi. Ellerinde demir çubuklar olan katiller sürüsü, ancak ateş açarak ona yaklaşabildi. Tekmeler, sopalar ve sayısız kurşunla yüzlerce insanın gözleri önünde yere yığıldı.
Yaralı ve ağır bir şekilde can çekişirken, zaferin kendilerine ait olduğu sanrısıyla, o alçaklar sürüsü çekip gitti. Oysa zafer, inananlarındı ve o an, Erdem Arabacı, ebedi zaferine yürüyordu.
EZANA VERİLEN YEMİN VE SON NEFES
Mahalle bakkalı, kanlar içinde yatan ülküdaşımıza yaklaştığında, Erdem’in dünyevi acıların ötesindeki teslimiyeti ortaya çıktı. Oruçlu oruçlu kavga etmiş, susuzluk ve yara kan kaybından yorgun düşmüştü. Vücudu parçalanmışken dahi, ilk sorusu şuydu:
“İftar ezanı okundu mu?”
Ezanın henüz okunmadığı cevabını aldığında, son vasiyetini fısıldadı:
“Öyle ise okunduğunda bana bir yudum su verin.”
Ancak Erdem Arabacı, o iftar ezanını duyamadı. Kâinatın en kutsal gecesinde, orucunu bozmadan, Rabbine verdiği sözü yerine getirerek şahadete yürüdü. O, yeryüzünde bir yudum suya dahi tenezzül etmeden, cennetin pınarından içmek üzere ebediyete intikal etti.
"Tek bir su damlasını dahi nefsine haram kılan bu destan, bize gösterir ki; en büyük fedakârlık, adanmışlığın son saniyesinde verilen o sessiz yemindir."