"Bazı hayatlar mürekkeple değil, ateşle ve ebedi adanmışlıkla yazılır."
KİMLİĞİ VE YÜREĞİ
O, sıradan bir hayatın ötesinde, inanç uğruna yürünen çetin bir yolun yolcusuydu. Adı: HAYRETTİN ULUBAY. Divriği’nin toprağından doğmuş, o toprağın fedakârlığını ruhunda taşıyan bir yiğitti. Çiftçi bir ailenin evladıydı; alın teriyle yoğrulmuş bir hayatın maddi yükünü omuzluyordu. Henüz 25 yaşındaydı. Sivas Eğitim Enstitüsünde okuyan, yarım kalan bir öğretmenlik hayali vardı. Fakat o, sadece bir öğrenci değil, Sivas-Divriği’de ülkücü hareketin öncüsü, inandığı değerlerin sarsılmaz kalesiydi. Gençliğin en güzel çağında, omuzlarındaki yükü bir onur nişanesi gibi taşıyan, yüreğiyle yol gösteren bir rehberdi.
İMANDA BİRLEŞEN BEŞ YİĞİT
Takvimler 10 EYLÜL 1977’yi gösteriyordu. O gece, Ramazan ayının en mübarek vakti, Kadir Gecesiydi. Kutsal bir huzurun arifesinde, Divriği’deki tek gözlü, mütevazı teşkilat binasında beş inanmış adam bir araya geldi. İftarlarını edip, ruhlarını arındırmak için abdest aldılar. Hayrettin Ulubay ve dört ülküdaşı, namazlarını eda etmek üzere Divriği Hasanağa Camisine doğru yürüdüler. Onlar sadece camiye gitmiyorlardı; karanlık bir devrin üzerine, imanın nurunu taşıyorlardı. Yolda kendilerine yönelen devrimci solcu-komünistlerin tehdit ve sataşmalarına kulak asmadılar. Zira onların yolculuğu, dünyevi kavgaların çok ötesindeydi.
ATEŞ ÇEMBERİNDE SON SECDE
Camiye girdiler. Huzur içinde namaza durdukları an, karanlık bir gölge o mübarek mekana düştü. İhanetin sesi, camiye atılan bir bombanın gürültüsüyle yankılandı. Cemaat korkuyla, can havliyle namazı bozup dışarı kaçıştı. Ancak Hayrettin, işte o anda, inancın ne demek olduğunu tüm dünyaya gösterdi. O kaosun, o dehşetin ortasında, kıyama durduğu yerden bir adım bile geri atmadı. Namazına devam etti. Ölümün gölgesi üzerlerine düşerken, secdeye varmayı canından üstün tuttu. O namaz, bir mühürdü; korkaklığın kaçtığı yerde dimdik duran bir imanın son tanıklığıydı.
DİVRİĞİ’DE SON DİRENİŞ VE ŞEHADET
Beş ülküdaş, namazlarını tamamlayıp o kutsal mekandan birlikte dışarı adım attıklarında, artık kader çemberi kurulmuştu. Hemen yakınlarına bir bomba daha fırlatıldı. Bu, bir çatışma değil, bir pusu, bir linç girişimiydi. Sayıları 25-30’u bulan, devrimci solcu-komünistlerden oluşan bir güruh, ellerinde taşlar, sopalar ve en acısı, keskin bıçaklarla o beş inanmış adamın üzerine saldırdı.
Bu beş yürekli adamın ne yazık ki üzerlerinde kendilerini savunacak hiçbir şeyleri yoktu. Sadece yumrukları, sadece hakikatli duruşları vardı. O kahramanlar, haysiyetlerini yumruklarıyla savunurken, küfürler ve tehditler Divriği semalarında yankılanıyordu. Saldıranlar arasında Divriği CHP ilçe başkanının kardeşi de vardı; siyasi husumet, vicdansız bir nefrete dönüşmüştü.
Hedef, ülkücü hareketin öncüsü Hayrettin Ulubay’dı. Bıçaklar, Hayrettin’in göğsüne ve hayatına yöneldi. Kanlar içinde kalan yiğitlerine yardım etmek isteyen diğer dört ülküdaş, saldırının şiddeti karşısında çaresiz kalmıştı. Olayı gören onlarca insan, bu vahşeti durdurmak yerine, sadece seyretmeyi seçti. İnsanlık, o an Divriği sokaklarında bir kez daha can verdi.
Hayrettin Ulubay, imanının son saniyelerinde bile geri adım atmadı. 10 Eylül 1977 gecesi, o mübarek Kadir Gecesinde, namazını kıldığı caminin hemen dışında, 25 yaşındaki tertemiz hayatını vatanına ve davasına adadı. O, şehit oldu. Diğer dört ülküdaşı ise yaralı olarak hastaneye kaldırıldı.
Hayrettin Ulubay, adını sadece tarihe değil, Divriği’nin her taşının altına, fedakârlığın ebedi destanı olarak kazıdı.
"Yiğidin son nefesi, zulmün gölgesini yenen bir meşaledir. 10 Eylül 1977, Sivas-Divriği’de bir genç, imanıyla tarihe mühür vurdu."