"Bazı hayatlar sadece yaşanmaz; bir sancağın dikildiği o en yüksek tepeye, bedelini ödeyerek çıkılan onurlu bir yürüyüş olur."
KİMLİĞİ VE BİR YÜREĞİN ADI
O, Gaziantep’in sarsılmaz ruhundan doğdu ve adı, tıpkı hayatı gibi, Mehmet Ali Çelik idi. Bu kadim şehrin evladı, sadece bir aile reisi, bir yuvayı ısıtan bir baba değildi; onun kalbi, ailesine duyduğu sevgi kadar, adandığı büyük davaya da çelikten bir kalkan gibiydi. Evli ve çocuk sahibi olmasına rağmen, ülkü uğruna verdiği mücadele, özel hayatının sınırlarını aşan bir adanmışlık yeminiydi.
SÖZÜN SİPERİ: BİR DAVA ADAMİNİN MÜCADELESİ
Mehmet Ali Çelik, mücadelenin birden fazla cephesinde birden fazla zırh giyen bir kahramandı. Hukukun keskin kılıcı olan bir avukattı, ancak asıl kavgayı kalemiyle verdi. O, "Gaziantep Ekspres" gazetesinin sahibi ve yöneticisi olarak, hakikatin sesini yayan, eğilmez bir gazeteciydi.
Bu kararlı ülküdaşımız için makamlar sadece unvan değil, hizmet cepheleriydi. Güneydoğu Ziraat Odaları Birliği'nin yönetiminde görev alışı, halkın toprağına ve alın terine sahip çıkışını temsil ediyordu. Anadolu Basın Birliği Gaziantep şubesine başkanlık edişi ise, kelimenin ve düşüncenin onurunu koruma yeminiydi. O, sadece bir profesyonel değil, hayatın her alanında inancından taviz vermeyen, faal ve kararlı bir neferdi.
EYLÜL’ÜN KARANLIK MÜHÜRÜ: O SON SABAH
Takvimler, bir dönemin en çetin, en zorlu anlarını gösteriyordu: 09 Eylül 1980. O sabah, Mehmet Ali Çelik, her günkü gibi, yuvasından çıktı ve davasının gerektirdiği vazifesine doğru adımlarını attı. Gitmesi gereken iş, ulaştırılması gereken bir ses vardı. Lakin önce, şehrinin nabzını tutmak, gerçeğin sayfalarına ulaşmak için evinin yakınındaki o küçük bakkala uğradı.
O an, karanlık pusu, en beklemediği yerde, en masum anda onu yakaladı. İdeolojilerinin esiri olmuş, vicdanları mühürlenmiş iki devrimci solcu-komünist militan, bir motosikletin üzerinde yaklaştılar. Silahsız bir fikir adamına, bir gazeteciye, hayatını memleketine adamış bir kahramana ateş açtılar. Bu, sadece bir cinayet girişimi değil, bir iradeyi, bir duruşu ve hakikati susturma çabasıydı.
SON NEFES VE DESTANIN MİRASI
Mehmet Ali Çelik, Gaziantep’in sokaklarında, uğruna savaştığı toprakların üzerinde ağır yaralı olarak yığılırken dahi, gerçeğin sönmeyecek bir meşalesi olduğunu ispatladı. Vücuduna isabet eden kurşunlarla canı pahasına savunduğu davanın şahidi oldu.
Hastaneye kaldırıldı, hekimlerin tüm çabaları, bilimin tüm gücü, bu çelik iradeyi hayata bağlamaya çalıştı. Ancak vatan sevgisiyle yanan o yürek, 09 Eylül 1980 günü, adanmışlık yeminine kanıyla son mührü vurdu. Bütün çabalara rağmen kurtarılamadı ve şehitlik makamına erişti.
O, sadece ölmedi; şehit oldu ve geriye, korkak kurşunlara rağmen eğilmemiş, ideallerine son nefesine kadar sadık kalmış bir ruhun ebedi mirasını bıraktı.
"Onun hikayesi, kalemini namus bilip, canını siper edenlerin unutulmaz destanıdır; Gaziantep'in her taşında yankılanan o son söz, o son duruştur."